"Modus Vivendi / Bir Yaşam Biçimi", New Perspectives Quarterly, III, 2, İstanbul, 2001, s. 40-41.
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

"Modus Vivendi / Bir Yaşam Biçimi", New Perspectives Quarterly, III, 2, İstanbul, 2001, s. 40-41.

KAYDIRIN

< Geri dönün

MODUS VİVENDİ / BİR YAŞAM BİÇİMİ

Türkiye bekliyor... neyi mi...? Hiç kimse neyi beklediğini tam olarak bilmiyor ve söyleyemiyor. Fakat hiç şüphesiz beklediği birşeyler var. İnsan hakları, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü, Avrupa Birliği üyeliği bu beklentilerinin bir kısmı. Ülkemiz için hızlı ve etkin bir değişim gerekli. Bu kökten değişim Türk insanının öncelikle kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla barışmasını gerektiriyor. Öfke dolu bir toplumun beklentilerini gerçekleştirmesi giderek güçleşmektedir. Bize yeni bir yaşam biçimi gerekli.

Zaman zaman gündeme gelen hoşgörü ve uzlaşma çağrıları ya görmezden geliniyor ya da örtülü bir tehdit kaynağı olarak algılanıyor. Halbuki Anadolu yani yüzyıllardır üzerinde yaşadığımız topraklar insanlığın varoluşundan bu yana büyük gerilimlere neden olmaksızın herkesin farklı inançlar ve farklı kültürlerle bir arada yaşamasına imkan vermiştir. Ne yapmalıyız, giderek küreselleşen dünyada Türk insanının yeri ne olacak? Küreselleşme ve yükselen liberal değerler Fukuyama’nın dediği gibi gibi tarihin sonunu mu işaret ediyor? Yoksa bu gelişim de kendinden öncekiler gibi yeni açılımların bir başlangıcı mı? Günlük dilimize yeni bir terim giriyor; "modus vivendi". Bu terim bize pek de yabancı değil gibi: çünkü Anadolu ve Osmanlı toplumu yüzyıllar boyu benzer bir ortam içinde yaşadı. Bendeniz bu yeni yaşam biçimine "hoşgörü ile yaşamak demek istiyorum. Herkesi ve her düşünceyi olduğu gibi kabul ederek uzlaşma içinde birarada yaşamak. İnsanlığın tek bir iyi ve tek bir doğru üzerinde uzlaşması yeryüzünde tek bir insan kalana dek mümkün değildir. Yaşayan ne kadar birey varsa o kadar iyi ve doğru olduğunu kabul edebilmeliyiz. O halde yapılması gereken farklı veya aykırı düşünceleri keskinleştirerek çatışmaya neden olacak bir ortam yaratmamak, tam aksine onları uzlaştırıcı bir ortam içinde zamana yayarak ortak noktalar bulmak olmalı.

Belki de toplumumuzda beklenen, arzulanan anlamda değişime ve hoşgörüye açık bir siyasi kadrodur. Olayları uzlaşma içinde değerlendirmek, toplumun tüm kesimleri ile konuşarak ve tartışarak çözümler getirmek yerine, yalnız kişisel muhakeme ve akıl sınırları içinde yaşamak, benim bildiğim ve düşündüğüm doğrudur gibi bir tutum içinde olmak sorunları büyütmekten ve toplumun katmanları arasında öfke ve utanç duygusunu arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.

İnsanlığın başarısı her insanın tek tek huzur içinde ve yaşamı ile gurur duyarak yaşamasına bağlıdır. Gelişmişliğin anahtarıda budur. Elbette bu yaşam zaman zaman bazı endişelere ve huzursuzluklara açık olacaktır; ancak huzur ve gurur içinde geçecek sürenin uzunluğu başarının büyüklüğünü gösterir. Bunun içinse olaylara ve hoşgörü ortamının gelişmesine aktif bir şekilde düşünce ve çalışmalarımız ile katılmalıyız. Genel olarak bütün toplumlar muhafazakar ve tembeldirler. Olaylara katılma ve düşüncelerini hoşgörü çerçevesi içinde ifade etmek yerine, şikayet etmeyi severler ve olaylara seyirci kalmayı tercih ederler. İngiliz düşünür Thomas Hobbes... "uygar durumların dışında, her zaman herkesin herkese savaşı vardır... " demektedir. Bu içgüdüsel tutum çoğunlukla toplum yerine, kişilerin olayları yönlendirmelerine ve sorunları büyüterek savaş ortamı yaratmalarına yol açar.

Çözüm üretilmesi gereken, bir diğer problem ise her sorunu kişisel zaman ve çaba harcayarak tartışma ve birlikte çözüme ulaştırma yerine, kabul ve red anlamına gelen hukuka ve temel haklar dünyasına aktarma düşüncesidir. Problemleri yaratan ve keskinleştirenlerin kişisel sorumlulukları dışında ve çaba sarfetmeksizin olaylara seyirci kalma istekleri kanımca böyle bir düşüncenin gündeme gelmesine neden olmaktadır. Özellikle yönetici ve zaman zaman topluma öncülük yapan ilerici sınıflar tek görüş kaynaklı ısrarcı tutumlarından vazgeçmeli ve kamuoyu önündeki tartışmalarını birlikte çözüme ulaştırma çabasına dönüştürebilmelidirler. Keskinleşmenin kişiye ve topluma faydası yoktur, eskilerin söylediği gibi köprüleri onarılamaz bir biçimde atmanın, gemileri yakmanın çağımız düşüncesi içinde yeri olmamalıdır.

21 Temmuz 2001 günlü gazetelerde Ecevit İstanbul’u suçluyor. "Türkiye’de bozuk düzenden çıkar sağlayan çevreler İstanbul’da yoğunlaşmış durumda. Ankara ise daha çok devletin bakış açısının geçerli olduğu bir yer." Ülkemizin öncelikle toplumsal mutabakata şiddetle ihtiyacı olduğu bir dönemde hoşgörüyü ve uzlaşmayı tercih etmesi gereken deneyimli bir siyasetçi öfkeyi tercih ediyor. Nedeni ise açık çünkü Ankara’nın söz dinleyen muhafazakarlığına karşın İstanbul gelişmeye daha yatkın; istekleri ve beklentileri mevcut siyaset ortamını tehdit ediyor ve siyaset farkına varmadan öfkesini dile getiriyor. Ecevit acaba İstanbul derken değişimi, Ankara derken değişim karşıtlığını mı dile getiriyor? Eğer ceptelefonu taşıyorsanız, internete giriyorsanız, e-mail adresiniz varsa sizde küreselleşme akımına katılmışsınız demektir. Tüm direnmenize rağmen gelişim ve küreselleşme sizi de içine almıştır. Bunun dışında kalanın ise yaşama şansı yoktur, çünkü her çağda gelişen ve büyüyen bilgi ve iletişim, yaşayanlara yön vermiştir. Günümüzden altıyüzyıl önce İbn Haldun "toplumlar gelişimin dışında kalamaz, ancak yok olmaya mahkum kabileler gelişim dışında kalabilir" demektedir.

Aynı günkü gazetelerde yer alan bir diğer haber ise Laila konusu. Sefahat ve sefalet yanyana; New York Times’a atfen verilen bir haber toplumu teşkil eden sınıflar arasındaki uçurumu derinleştiriyor. Nufüsü on milyonu aşan bir metropolde yaşayan üç-beş bin kişinin yaşantısı tam manşet oluyor. Bu tür renkli bir hayat en katı rejimlerde bile sürmekte, asolan gerilimi artırıp, asgari ücret ile geçinenleri utandırmak ve öfkelendirmek mi, yoksa denetim dışı kazanç sağlayan bir kesimin harcama şeklini kınamak mı?

Tüm bunlar medyanın sorumsuzluğu sonucu ortaya çıkıyor. Hemen hemen tüm gazeteler ve TV’ler bu üç beş kişiyi her akşam konu yapmakta ve ülkenin gündemini bu tür programlar ile doldurmakta. Bu tür haberler ile nereye varılabilir. Bir taraftan insan hakları ve hukukun üstünlüğü sözleri, diğer taraftan suçlama ve yargılama, kimin içinde yaşadığımız toplumu böylesine ajite etmeye hakkı var.

Medyanın giderek hayatımızın hemen her anında yer aldığı, iletişim teknolojisinin sınırlarının sonsuza uzandığı bir dünyada kamunun bilgi edinme hakkının sınırları ciddi şekilde tartışılmalıdır. Bu hakkın sınırları nereye kadar uzanır, bu hak özel yaşamın sınırlarını nereye kadar zorlayabilir? "Barışı bulmak için barış ara" sözünden hareketle bir uzlaşmaya varmak gerekiyor. Hemen herkesin özel yaşamının ortaya serildiği ve yargılandığı bir dünyada medya patronlarının ve üst düzey elitlerin özel yaşamları niçin koruma duvarları ardında kalıyor?

Zaman zaman kişisel tartışmaların ve ticari ilişkilerin çatışması ile rakip medya kuruluşlarının özel yaşamlarının gündeme geldiği bir ortamda medyanın tümden doğruları savunduğuna acaba kim inanır? Kendi özel yaşamlarını tartışma dışı tutan bir medyanın başkalarının özel yaşamını bilgi edinme hakkı adı altında üstelik yargılayıp, suçlayarak topluma sunması ne derece doğrudur? Uzlaşarak birlikte yaşam hakkı için öncelikle çözülmesi gereken bir diğer problem de budur. Bağımsız yargı dışında hiç kimsenin ve hiç bir kurumun kişileri veya toplumları kendi görüşleri ve kabulleri doğrultusunda yargılaması ve mahkum etmesi kabul edilemez bir tutumdur. Bu tutum, toplumsal sorunları çözüme kavuşturmaktan ziyade, olayları ve davranışları keskinleştirmeye, toplumumuzun geniş bir kesimine yayılmış olan ezilmişlik duygusunun pekişmesine neden olmaktadır. İçinde yaşadığımız toplumun öfkesini arttırmaya yönelik bu olumsuz çabalar, sosyal bir patlamanın eşiğinde olduğumuz gerçeğini gözardı etmektedir. Bu topraklar üzerinde yaşayan hiç kimsenin sosyal bir patlamanın getireceği anarşinin yaratacağı kaosun dışında kalabileceğini düşünemiyorum. O halde hepimiz çok daha akıllı olmaya mecburuz.

Ülkemizi yeni bir yaşam biçimine geçirecek kadrolara aciliyetle ihtiyaç var. Bu kadroların görevi kararlılık, akılcı ve hedefe yönelik siyaset olmalıdır. Öfkenin ve utancın istismar edildiği kavgacı bir toplumdan hoşgörünün, kabul edilmişliğin ve gururun egemen olduğu küreselleşen bir topluma geçmek için gereken çabaları gösterecek bir yapılanmaya gereksinim duyuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin öncelikleri ve hedefleri açıktır: biran önce çağdaş gelişmişlik seviyesine ulaşmak. Osmanlı Devleti 1850’lerde başlayan ve 1920’lerde son bulan birinci küreselleşme çağını yakalayamadı ve küçüldü. Şimdi ilkinden çok daha büyük bir küreselleşme akımı ile karşı karşıyayız. 1990’larda başlayan ve ister istemez içinde yer aldığımız bu akımın bir parçası olmak için Cumhuriyetin ilk yıllarının coşkusu gerek bize. Küreselleşme her toplum için aynı reçeteyi sunmuyor. Gelecekte söz sahibi olabilmek için her toplum kendi çözümlerini kendi dinamikleri içinde bulmak, yaşadığı sorunları kendisi ve çevresi ile kavga etmeden çözmek zorunda.

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN