"Kurumlaşma Yolunda Bir Düş", Ulusal Koruma Planlaması Semineri [22-25 Kasım 1984, Yıldız Teknik Üniversitesi], İstanbul, 1994.
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

"Kurumlaşma Yolunda Bir Düş", Ulusal Koruma Planlaması Semineri [22-25 Kasım 1984, Yıldız Teknik Üniversitesi], İstanbul, 1994.

KAYDIRIN

< Geri dönün

KURUMLAŞMA YOLUNDA BİR DÜŞ

Doğal ve kültürel değerlerin korunması kendi görüş ve gerçeklerimiz doğrultusunda ele alınmasıyla mümkündür. Ülkemiz konusunda yetişmiş, evrensel ölçülere göre eğitilmiş insan açısından övünülecek durumdadır. Bunun için konusunun uzmanı insanlarımızla, ürettiğimiz düşünce ve yaptıklarımızla gurur duymalıyız.

Toplumumuzun en fazla ihtiyaç duyduğu eksik, insanına değer vermeme, onu ve onun yaptıklarını küçük görme, hangi dalda olursa olsun öncü olanlara ve örnek verenlere moral ve övünç duygusu verememesidir. Yok edici eleştirici, hep aynı yönden bakanlar arasında yapılan kırıcı konuşmalar, dedikodular, gördük ki toplum olarak bize hiçbir şey kazandırmıyor.

Artık, el birliği ile kötü örneklere son verelim yeni yollar, yeni arayışlar içinde olalım. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, karamsar düşüncelere değil yeni fikirlere, aydın görüşlere imkân tanıyan bir zamandır. Dedikodu ve eline güç geçtikçe saldırganlık gösterilerinde bulunanlara, bir konuya gönül verenleri kamplara bölmeye çalışanlara rağbet etmeyelim, onların şahsî komplekslerini gidermek için insanlara eziyet etmelerine, onları küçük düşürmek için çaba harcamalarına hoşgörü ile bakmayalım. Kendi doğrularımızı, kendimiz bulalım ve kendi müesseselerimiz kendimiz yaratalım. Unutulmamalıdır ki, hiçbir politik güç ve kişi ona sığınarak evrensel olunacak kadar büyük değildir.

İsmet İnönü “Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalıdır” diyordu. Ben de bir mimar olarak, “Mimarlar, gerçekten mimar olanlar, yapı yapanlar da en az mimarlık diploması sahipleri kadar cesur olmalı, her platformda konuşmalı, mesleğimizin gereği tartışmalara katılmalı, fikirlerini dile getirmeli, meydanı yalnızca atınca mangalda kül bırakmayanlara bırakmamalıdırlar” diyorum.

Kamuoyunu yanıltan, şahsî çıkarları için sistemi ve belirli meslek gruplarını alet edenler, yarım yamalak bildikleri konularda kendilerinden de cahil politikacılara akıl verenler de ahlâksızdır.

Günümüzde ahlâk (etik) sorununa sıkça vurgu yapıldığına göre şu soruları sormaya hakkımız vardır herhalde? Devletin veya bulundukları kurumların güçlerini, yarım yamalak bildikleri konularda nefislerini tatmin için kullananlar ahlâklı mıdır, ahlâksız mıdır?

Bizim gibi fikren cahil kalmış, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş toplumlarda yarım yamalak bilgileriyle kahraman gibi görünenler ahlâklı mıdır, ahlâksız mıdır?

Geliniz birlikte bu sorulara cevap arayalım. Öncelikle ülkemizin daha iyi şeylere lâyık olduğunu inanalım. Laf olarak değil eylem olarak çok daha iyi şeylere lâyık bir toplumuz, bu anlamda hepimizin morale ihtiyacı vardır. Yıkıcı değil, yapıcı ve moral verici olalım.

Sözlerime özellikle bu cümlelerle başlamak istedim. Çünkü gerçekten morale ihtiyacımız vardır. Bazılarının olmayabilir ama kişisel olarak benim var, sizin de, pek çoğumuzun da buna ihtiyacı olduğu kanısındayım.

Bu yok oluyor, yok ediyoruz felsefesini biraz değiştirelim. Gündemi yine tartışmalarla, yeni fikirlerle zenginleştirelim, biz bu tür bir yolun başlangıcında yer alırsak, bilinçli ve moral destekli genç arkadaşlarımız, meslektaşlarımız eminim ki bu yolu güvenle izleyeceklerdir.

Bugün burada ülke boyutunda gündeme getirmek istediğim iki konu vardır. Her iki konunun da tartışılması, olgunlaştırılması ve üzerinde mutabakat sağlanarak daha geniş bir platformlarda ülke gündemine getirilmesi gerekiyor.

Otuz yıldır restorasyon ve koruma kavramıyla birlikte anılan “Venedik kararları” konunun uzmanı olduğunu söyleyenlerce ne kadar anlaşılmıştır? Ne kadar uygula imkânı bulmuş, teorik düzeyde nasıl, nerede, ne zaman yeterince tartışılmış, üzerinde ülkemiz gerçeklerine uygun ne tür ekleme ve düzenlemeler yapılmıştır? Bırakınız bu söylediklerimi, bu metnin dilimize çevrilmesinde mutabık mıyız? Bu çeviri metnini tartıştık mı? Çeşitli kişiler tarafından dilimize aktarılan metinlerin anlam bütünlüğü sağlandı mı? Bence, hayır.

Bana göre iki tür restorasyon faaliyeti vardır. Birincisi, “arkeolojik restorasyon” adı ile tanımlanabilir. Yani içinde insan yaşamayan, ancak toplumun tarihî belge olarak, tarihin tanığı olarak korunmasında özen göstereceği anıtlara, sitlere, kalıntılara uygulanan restorasyon. İkincisi ise “mimari restorasyon” adıyla tanımlanabilecek, insanı, insan yaşantısını, çağın insanlara getirdiği insanca yaşam imkânlarını içeren restorasyondur.

Yirmi yıla yakın süre önce 1976 yılından başlayarak mensubu olmakla övünç duyduğum TAÇ Vakfı’nda üç kişi Hüsrev Tayla, İlban Öz ve ben, korunması gerekli yapılarda yapılacak uygulamaların ölçek ve derinliğini belirtmek amacıyla bir metin hazırladık. Bu metin TAÇ Vakfı Bilim Kurulu’nda uzunca bir süre tartışıldı, üzerinde düzeltmeler yapıldı ve nihayet Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 14 Ocak 1978 gün ve 10200 sayılı kararıyla uygulamaya kondu. Uygulamanın başlamasından kısa bir süre sonra yanlış anlaşılmaya başlanan metin, uygulamanın ölçek ve derinliğini belirteceğine, yapıları I, II ve III. sınıf korunması gerekli kültür varlığı olarak tasnif etmek için kullanılır oldu. 1983’te değişen kanunla kurulan koruma kurulları da geçmiş birikimi reddedilip söz konusu metin gerekçesi çıkarılarak karara bağlanan 4 Mart 1988 gün ve 14 sayılı ilke kararı sonucu tam anlamıyla dejenere edildi (Bu karar uzun yılların birikiminin yok oluşudur. Altına imza atanlar içinde konunun ciddiyetinin farkında olan hiç kimse yoktur. Yazık, yok olan bir dalda yıllardır çaba gösterdim).

Ne oldu, kimin sesi çıktı, kim yanlış yapılıyor dedi? Konuşunca mangalda kül bırakmayan teorisyenler neredeydiler? Bu metnin getirdiği olumsuzluklar kötü örneklerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Ancak kimse olayın bu yönüne değinmedi, kişisel suçlamalar ve şahısları hedef alan eleştiriler yapılıyor. Hiçbir teorisyen veya uygulamacı konuyu disipline edici bir çerçeve metin üzerinde çalışmadı. Artık bu tür çerçeve metinleri, ülkemizin gerçeklerini göz önüne alarak, evrensel ölçekte biz hazırlayalım. Konuşalım, tartışalım ve yeni fikirler üretemeye çalışalım. Arkeolojik restorasyon-mimari restorasyon ayırımı doğru mudur, böyle bir niteleme olmalı mıdır, olmamalı mıdır?

Ayrıca çerçeve bir metin dedim, çünkü kişisel olarak restorasyonun bir mimari faaliyet olduğuna ve mimarinin yalnızca yazılı kurallar, emirlerle yapılamayacağına inanırım. Mimari, kişisel beceri ve bilgi birikiminin yanı sıra Vitruvius’un çağlar önce söylediği gibi pek çok konuda söz sahibi olmayı gerektirir (Günümüzden yaklaşık iki binyıl önce Romalı Mimar Marcus Vitrivius Polio: Mimarın, “Edebiyat bilmesini; çizimde usta olmasını; geometride bilgili; görüntü ve optikten haberdar, matematikçi, tarihi iyi okumuş, felsefeyi akıllıca izlemiş, incelemiş, müzikten anlayan, tıp ve fiziğe âşina, hukuktan anlayan, astromi ve uzayla ilgili konularda söz sahibi” biri olmasını bekler (Bkz. Erder 1971, 43).

Mimarlık bir şehirli insan ürünüdür. Şehir, havası ile özgür insan yetiştirir. Mimar özgür ise mimardır. Yazılı kurallar onu bağladıkça bugünkü görüntüyü kötüleyerek yaşamaya devam ederiz.
Sanatçıya eserini yaparken, “şöyle yap, böyle yap” diye müdahale edilmez, anacak eser ortaya çıkınca üzerinde konuşulur. Mimarlar da eserlerini topluma sunduktan sonra eleştirilsin; daha işe başlanmadan, tam oluşmamış fikirleri bazı kişilerin devlet gücüyle ele geçirdikleri ve şahsî komplekslerini gidermek için kullandıkları bürokrasiye sunarken yorulup yaralanıp yok olmayalım.

İkinci konu ise koruma kurulları konusudur. Koruma kurulları bilindiği gibi Kültür Bakanı’nın seçtiği üç kişi ile Yüksek Öğretim Kurumu’nun atadığı iki kişiden oluşmaktadır. Yine politik yönlendirmeler ve emir vermeler devam etmektedir. Ayrıca son yıllarda yapılan yanlışlıklar sebebiyle kurulların sürekliliği yok olmuş, kamplaşmalar sebebiyle de gelecekteki sürekliliği konusunda tereddütler oluşmaktadır. O halde buna bir son verelim, koruma kavramına gönül verenler, öncelikle kendi kurumlarını kendileri oluşturmalıdır.

Örneğin konusunun uzmanı olanlardan 100 kişilik bir “genel kurul” oluşturalım. Bu kurula seçilenler bugün var olan koruma kurullarındaki görevlerinden ayrılsınlar. “Artık bilimsel ağırlıklı, sözü dinlenen, kararlarına saygı duyulan bir kurul oluşturuluncaya kadar görev kabul etmiyoruz” diyebilsinler. Kendi bilimsel kurullarımızı kendimiz oluşturalım. Destek aldığımız güç, politik kadrolar, eş dost tavsiyesi değil, bilgi birikimimiz ve uygulamalarımız olsun. Ülkemizin bilgi birikimine sahip 100 uzmanının görüş birliği içinde olduğu bir oluşuma, hangi politik iktidar, hangi politikacı karşı çıkabilir görelim.

Koruma kavramı ve korumaya gönül veren genç meslektaşlarım! Üzülmeyiniz, size yeteri kadar iyi örnek olamadık. Ancak hak, hukuk, insan hakları, demokrasi lafları değil gerçek insan sevgisi ülkemizde yaygınlaştıkça bu gibi olumsuzlardan kurtulacağız. Sizi, bizlere göre çok daha iyi günler ve başarılı çalışmalar bekliyor. Yeter ki kendi problemlerimizi gerçekçi bir yaklaşımla kendimiz çözelim.

Koca Sinan, “Gelecekte yaptıklarımı görecek insaf sahiplerinin çabamın ciddiyetini göz önüne alarak beni hayırlı dualarla anacaklarımı umarım, inşallah” diyor. Dikkatinizi çekmek isterim, Koca Sinan özellikle “söylediklerimi değil, yaptıklarımı” ifadesini kullanıyor.

Sevgi ve Saygılarımla...

- Bu ahlâksızlar kimdir diye bana bir soru yöneltirseniz, cevabım onların kendilerini bildikleridir, birbirleriyle çok iyi tanışıp anlaşırlar, hep birlikte hareket edip güçlü oldukları imajını verirler. Onlar kendilerini bilir, hoş bizler de onları biliriz ya, biliriz de bilmezden geliriz.

- Yapıların koruma grubu olmaz, hepsi korunması gerekli kültür varlığıdır. Onarım şekil ve derinliği gruplara ayrılabilir.

- Eski eser değil, “korunması gerekli kültür varlığı.”

- Korunması gerekli kültür varlıkları yalnızca konutlar mıdır? Bu yalnızca özel mülkiyette bulunan yapılardan pay alma, rant kavgası mıdır? Yoksa bir koruma sevgisi mi? Öyle ise Konya Alâeddin Camii, Beyşehir Eşrefoğlu Camii, vb. ne oluyor?

- Lise eğitimi temel bilgileri verir, üniversite bize hayat boyu yapacağımız bir meslek için bilgi birikimi sağlar. Üniversitede, not almak, sınıf geçmek için değil, öğrenmek ve eğitilmek üzere bulunmalıyız.

- Salt kabiliyete inanmam, çalışma, disiplinli çalışma her zaman kabiliyeti geçer, ilham perisini beklemeksizin çalışmalıyız. Bakmak görmeyi öğrenmek, güzel şeyler yapmak, kültürü özümlemek, sentez ve analiz kabiliyetini geliştirmek. Üç boyutlu düşünmek, bir filmden, müzikten, resimden öteye düşündüklerimiz içinde insanları yaşatmak, ne mükemmel iş değil mi?

- Geçmiş kültürleri koruruz, görüp öğrenip geleceği yaratmak için. Niçin korumalıyız? Gelecek kuşakların da görüp öğrenip kendi geleceklerini yaratmaları için.

- Mimar, yapıların tasarımını yapıp, bunların gerçekleşmesini sağlayan, yöneten insandır. Mimar hırsla yaşamayı sever, yapacaklarının hırsı ile yaşamayı.

KAYNAKÇA

Erder 1971
Cevat Erder, Tarihi Çevre Kaygısı, Ankara, 1971.

Vitruvius 1990
Vitruvius, Mimarlık Üzerine On Kitap, Çev. Suna Güven, İstanbul, 1990.
 

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN