"Kültürel Mirasa Sahip Çıkan Bir Vakıf: TAÇ Vakfı", Paper, İstanbul, 2003, s. 12-15, [Şule Gönülsüz ile].
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

"Kültürel Mirasa Sahip Çıkan Bir Vakıf: TAÇ Vakfı", Paper, İstanbul, 2003, s. 12-15, [Şule Gönülsüz ile].

KAYDIRIN

< Geri dönün

KÜLTÜREL MİRASA SAHİP ÇIKAN BİR VAKIF: TAÇ VAKFI

"Türkiye’nin, Türk Ulusu’nun ve Anadolu uygarlıklarının tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar gelen her türlü kültürel varlığının geleceğe aktarılması için hep birlikte çalışmalıyız. İyi bir örgütlenmeyle, herkesin katılımıyla bu konuyu siyasi platformda tartışmalıyız. Bu hükümetlerin politikası değil, devletin politikası olmalıdır …" Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı [TAÇ] Başkanı Dr. M. Sinan Genim’le vakfın çalışmaları, çevre bilinci, kültür varlıklarının korunması ve kullanılması üzerine konuştuk.

Paper: Türkiye’nin önde gelen sivil toplum kuruluşlarının [STK] üçte ikisi son yirmi yılda kurulmuş. Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı [TAÇ] 1980 öncesi kurulan üçte birlik bölümde yer alıyor. Bize vakıfın kuruluşu ve amaçları hakkında bilgi verebilir misiniz?

Sinan Genim: TAÇ Vakfı Türkiye’de adında "çevre" kelimesi geçen ilk vakıftır. Vakfın geçmişi 1975 yılı içinde başlayan çalışmalara dayanır. Eylül 1975’te Budapeşte’de yapılacak olan Uluslararası V. Türk Sanatları Kongresi’ne katılmak üzere bir grup akademisyen özel bir tur düzenledik. Bulgaristan üzerinden Yugoslavya’ya ulaştık. Orada Niş, Priştina, Mostar ve Saraybosna'yı gezdik. Bu şehirlerin çoğunda Türk sivil mimarisinin korunduğu ve içinde yaşandığını gördük. Birkaç gün Viyana'da kaldıktan sonra Budapeşte'ye gittik ve kongreye katıldık. Dönüşte Romanya üzerinden geldik. Bulgaristan'da Filibe [Plovdiv] yakınlarındaki Asenovgrad'da kaldık ve Filibe'yi gezdik. Bu gezilerde gördük ki korunması gerekli kültür varlıkları yaşam alanlarıyla iç içe. Herkes bunları kullanıyor. Biz bir kere daha Türkiye'de çevre bilincini yaratamadığımızın farkına vardık. Kasım 1975'te Halit Ziya Yavuzer geziye katılanlara evinde bir davet verdi. Orada bu vakfın ilk adımları atıldı. Bir sene çalıştıktan sonra, o güne kadar Kültür ve Turizm bakanları içinde bu işe en çok emek vermiş ve geleceğe yatırım yapmış insanlarla birlikte böyle bir vakıf kurulmasına karar verildi. Turizm Bakanlığı'ın öncülüğünde 12 Mart 1976'da TAÇ Vakfı kuruldu.

Bu vakıf bir hizmet vakfıdır. Çok büyük mal ve para varlığı yoktur ama üyeleri ekonomik değerlerini, zamanlarını ve emeklerini bu işe harcamaktadır. Spekülasyonlara bulaşmadan kültür varlıklarının korunmasına ve onarılmasına çalışmaktadır. Ayrıca çeşitli yayınlar yapıyoruz. Vakfın 18 kişiden oluşan bir Mütevelli Heyeti var. Zaman içinde vefatlar yüzünden ya da "benim yerime bir genç devam etsin" diyen üyelerin yerine halefleri geçti. Bugün iki tane üçüncü kuşak üyemiz var. Ama kurucular bizim için çok önemli olduğundan bunlar kurucu üyelerin adıyla oy kullanırlar. Kurucu 18 üyeden başka Bayındırlık İskan Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, UNESCO Milli Komitesi gibi çeşitli bakanlık ve kurumları temsil eden kişiler de Mütevelli Heyeti’nde yer alıyor. Ayrıca şeref üyelerimiz ve bilim kurulumuz var.

Paper: Dışarıdan TAÇ Vakfı’na üye olmak isteyenler için nasıl bir uygulama söz konusu?

Genim: Ancak Mütevelli Heyeti kararıyla şeref üyesi kapsamına alınabilirler. Vakıflar yeni çıkan kanun nedeniyle yeni üye kabul edemedikleri için bizde böyle bir uygulama geçerli:

Paper: Son yıllarda TAÇ Vakfı hangi çalışmalar üzerine yoğunlaştı?

Genim: Son senelerdeki en büyük çabamız bir ören yerinin çağdaş biçimde donatılıp ekonomik gelir sağlayan bir yapıya dönüştürülmesidir. 2000 yılında bize bir şans doğdu. O dönemde inanç turizmi gündeme geldi. Biz de dört ören yeri için dört ayrı proje geliştirdik: Efes’teki Meryem Ana, Tarsus’taki Saint Paul Kilisesi, Antakya’daki St. Pierre ve Demre’deki Noel Baba. Türkiye'de Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik açısından önemli, haç yeri sayılabilecek mekânlar için bir de kitap hazırlıyoruz. Peki niye Hıristiyan yapılar seçtik? Ekonomik zenginlik bugün batıda, özellikle Hıristiyan dünyasında. Türkiye böyle bir yapının restorasyonuyla ortaya çıkarsa, müthiş bir kamuoyu oluşturmak mümkün. Böylece sponsorluk ve bağışlarla birlikte dünyanın çeşitli yerlerinde bu konuda çalışan kurumlardan yardım alınabilir. Bunlar restore edilip ekonomik gelir sağlamaya başladıktan sonra bunun getirisine biz öteki kültürel varlıklarımızı da bu şekilde kullanıma açabiliriz. Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı Türkiye'de pek çok restorasyon yaptı. Ama eğer bir restorasyon gelir getirmezse ve çevresine katkıda bulunmazsa, etrafındaki insanlar gene ona eskisi gibi bakıyorlar.

Paper: Sanırım gelişmiş ülkelerdeki müzecilik anlayışı da bu yönde…

Genim: Dünyanın birçok yerinde ve Türkiye’de statik bir müze anlayışı vardır. Öte yandan gelişmiş ülkelerde müzecilik değişmekte, dinamik müzeler oluşturulmaktadır. Örneğin bir Louvre Müzesi’ne gidiyorsunuz, orada cafeler, restoranlar ve mağazalarla karşılaşıyorsunuz. Bunlar neredeyse müzenin kendisinden daha fazla gelir getiriyor. Louvre’un içinde bir kahve 5 franktı, kapının önündeki cafede ise 90 santim. "Niye böyle?" diye sorduğumda, "siz bu kahveyi içerek aynı zamanda müzeye katkıda bulunuyorsunuz" dediler. Topkapı Sarayı içindeki Konyalı Lokantası öğle yemeği veriyor ama kapasitesi müzeye gelen ziyaretçi kapasitesinin çok altında. Mesela orada bir işadamı davet verebilmeli. O kişi aynı zamanda müzenin üyesi olabilmeli. Louvre gibi bir müzeye veya -keşke Türkiye’de olsa- Topkapı Sarayı Müzesi’ne giriyorsunuz, kapıdaki bekçiden garsona kadar tüm personel size "hoş geldiniz" diyor çünkü siz bir bakıma oranın finansörüsünüz. Yanınızdaki işadamını size verdiği değer çok başka olur. Ben Türkiye’de pek çok kişinin talebiyle müze çizmişimdir. Çünkü yurtdışında bulunan bazı büyük firmalara gittiklerinde, görmüşlerdir ki o firmaların müzeleri vardır ve onlarla müthiş bir prestij kazanmışlardır. Koç Grubu da, Sabancı da bu anlayışla müze kurmuştur.

1999’da Bill Clinton Türkiye’yi ziyaret ettiği zaman, Bayan Clinton Aspendos’ta bir konuşma yaptı. Orada kültürel varlıklar için "bunlar yalnız sizin değil, hepimizindir. Hep birlikte bunları geleceğe aktarmamız gerekir" dedi. Bu hem çok hoş bir sözdür hem de ciddi bir tehdittir. Yani "siz bunları koruyamıyorsanız, biz koruruz" anlamına gelir. Bizim yurtdışından aldığımız kredilerde, IMF’ye verilen niyet mektuplarında bu konularla ilgili hükümler de yer alıyor ama bunlar toplumun gözünden kaçıyor. Medya bunlarla ilgilenmediği için topluma intikâl etmiyor.

ABD’nin de bütçesi kültürel varlıklarının restorasyonuna yetmez. ABD’nin kazancı bunları kullanıma açmasıdır. Mesela San Diago’da Old Town diye bir yere gittim. Üç tane ahşap baraka; birinde adamlar sabun yapıyor, birinde başka bir şey yapıyor ama orada inanılmaz restoranlar ve oyun alanları var. Burada kafamızı çevirip bakmayacağımız bir yere binlerce kişi gidiyor; orada yemek yiyorlar, oyunlar oynuyorlar, müthiş bir aktivite … İnsanlar yalnız bir parkın için yayılıp mangal yapmak değil, böyle şeyler de istiyorlar. Siz, bu ülkenin gerçekten entelektüel denilen insanları onlara böyle yerler açabilirseniz, onlar uyum sağlayacaktır. Ben Türk insanının çok uygar olduğunu ve yeniliklere açık olduğunu düşünüyorum. Cep telefonu kullanma kapasitesine bakın ... "Niye kültürel varlıkları korumuyorlar?" diye sorabilirsiniz ama aslında kabahat onlarda değil. Bunların korunmasına karar verenler bu düşünceyi etkili bir şekilde yaygınlaştıramıyor. Bunu yaygınlaştırmak için tek faktör "kullanmak"tır. Kullanan her insan o şeye sahip olur. Kullandığım için onu korurum ve aynı zamanda bu bana prestij getirir. Türkiye’de pek çok mimarın, arkeologun, sanat tarihçisinin ve daha binlerce kişinin bu alana girip konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapması gerektiğine inanıyorum. Burada ekonomik olarak sıkıntı çekiyorlar, çünkü gelir sağlayan şeylere yatırım yapılmıyor; ortada artan bir gelir olmuyor ve giderek o pastadan alınan paylar küçülüyor. Bu düşünceyle işe giriştiğimizde, o zamanki Kültür Bakanı İstemihan Talay bize Demre'yi teklif etti.

Paper: Hangi yıl?

Genim: Sözleşmemizin tarihi 20 Eylül 2000. Noel Baba dünyada bir marka. Coca Cola ve Noel Baba’yı herhalde bilmeyen insan yoktur. Doğduğu yer Patara, öldüğü yer Demre. Ama bütün dünya kırmızı külahlı, Arktik’ten gelen bir Noel Baba imajını tanıyor. Bu kadar büyük ticari fayda getiren bir imajı kırıp da "bu Akdeniz’den geldi" dememizin hiçbir mantıklı tarafı yok. Biz onun yerine Akdeniz’den gelen yeni bir Noel Baba imajıyla ortaya çıkalım ve belki bunun için mavi renkleri kullanalım. Diyelim ki 3000 yılının Noel Babası geçmişte olduğu gibi yalnız çocukların hâmisi değil, bütün insanlığın, floranın ve faunanın da hâmisi olsun.

Paper: Restorasyonu Kültür Bakanlığı ile birlikte mi yapmayı planlıyorsunuz?

Genim: Hayır, biz onlara dedik ki "siz bu yapıyı bize devredin, gişe gelirleri yine size kalsın". Orada bir kazı yapılıyor. Kazı başkanıyla bir uyum sağlanamadı. Bunun için bizden, Kültür Bakanlığı’ndan ve Müzeler Müdürlüğü’nden üçer kişinin katılımıyla bir Bilim Kurulu kurduk. Ama "Demre Noel Baba Anıtı Projesi"ni daha tam olarak hayata geçiremedik. Bir sigorta firmasından 5 milyon dolarlık sponsorluk da bulduk. Ben böyle bir tesisin senede sponsor bağışlarıyla birlikte 10-15 milyon dolarlık gelir getireceğini umuyorum. Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın restorasyona ayırdığı bütçe bu rakamlara ulaşmıyor. Üstelik bu rakam bir tane ören yeri için geçerli. 2000’de Papa Türkiye’ye gelmek istiyordu. Ama gelince de bir yerde ibadet etmek ister. Biz bunun için St. Paul ve St. Pierre’i önerdik. Hiçbir şey olmadı çünkü hepsi restorasyon aşamasında. Aynı dönemde Anadolu’daki Katolik Cemaati lideri olan kardinal dedi ki: "Kudüs’e dünyanın her tarafından senede 1 milyon kadar turist geliyor ama Türkiye’ye getiremiyoruz, çünkü Türkiye’deki ibadet yerlerinin şartları çok kötü". Nisanda başlayan ekimde biten bir sezon için yılda ortalama 100 bin kişi gelse, gün başına yaklaşık 800 kişi ediyor. Bizim ne Antakya'da ne de Tarsus'ta bu kadar kişiyi yatırabilecek yerimiz var. Böyle bir organizasyon için çok ciddi hazırlık yapmamız lazım. Bunlar yaşlı insanlar olduğundan ambulans hizmeti, Allah geçinden versin vefat ettikleri zaman cenaze meselesini halletmek lazım. Yani inanılmaz teferruat var; bütün bunlar olmadan yalnız "gelsinler" demekle olmaz. Kültür Bakanlığı ile 30 senelik bir protokolümüz var ama ne yazık ki Noel Baba'yı devreye sokamadık.

Paper: Bu konudaki çalışmalar hala sürüyor, değil mi?

Genim: Evet, Erkan Bey de [Mumcu] TAÇ Vakfı’nın üyesi, zannediyorum ki Kültür ve Turizm Bakanlıkları’nın yeniden birleşmesiyle bu konuyu ciddi olarak masaya yatırıp birlikte çözeceğiz. Yakın zaman önce Miniatürk devreye girdi. Boyutları küçültülmüş şeylerden insanlar hoşlanır ama belirli bir yaş grubunun üstüne çıkıldığı zaman böyle bir yere bir kereden fazla gidilmez. Hâlbuki biz öyle yerler yaratmalıyız ki insanlar senede iki kere, üç kere oralara gitmek istesinler.

TAÇ Vakfı’nın en büyük amacı şudur: Korunması gerekli yapıları korumak ve onları gelir getirici olarak en etkili şekilde kullanmak. Bu da turizm aracılığıyla olur. Yalnızca iç turizme açtığınız zaman, yoğun bir ziyaretçi gelecektir ama geliri o yoğunlukla paralel olmayacaktır. Önümüzde kültür turizmini kullanan Mısır örneği var. Mısır bir tek kültürü satar: Antik dönem Mısır kültürü. Bugünkü Mısır Müslüman bir ülkedir. Ama sergilediği ve dünyada sattığı kültür ile Müslümanlık arasında hiç alaka yoktur. Üstelik bu kültürü üç beş günlük turlarla değil, uzun süreli ve oldukça pahalı turlarla satar. Luksor’da bir terörist saldırı oldu, birçok yabancı turist öldü ama üç ay sonra Mısır bu olayı dünyaya unutturdu. Çünkü orada etkili bir şekilde bunları finanse eden Mısır dışı bir sermaye var, yabancı otel sahipleri, turizm şirketleri var. Böyle bir olay yalnızca Mısır ekonomisin değil, oraya yatırım yapan herkese zarar verdiği için kısa sürede unutuluyor. Anadolu’ya baktığınız zaman bu topraklarda tarih öncesi çağlardan Hititler, Hattiler, Urartular, Likyalılar, Lidyalılar, Selçuklular, Bizanslılar, Osmanlılara kadar inanılmaz sayıda kültür var. Hatta İstanbul’da modern mimarinin ilk kıvılcımlarının pek çok örnekleri bulunuyor. Ama biz kafamızı kaldırıp o yapılara bakmıyoruz, onları görmezlikten gelmeye çalışıyoruz. Belki de psikolojik bir şey; zaman içinde kayboldular diye belki de farkına varmadan toplum olarak vicdan azabı çekiyoruz.

Paper: Eminönü’ndeki İstanbul Ticaret Üniversitesi ile Galata Köprüsü arasında kalan eski deniz ticaret merkezi ile ilgili çalışmalarınız hangi aşamada?

Genim: Erken Bizans döneminde ve Constantinus’un kendi aldıktan sonraki dönemde deniz ulaşım araçları Kadırga’da ve Yenikapı’daki limanlara çekilirdi. Daha sonra ağırlıkları artınca tekneler Haliç’in içine girmeye başlıyor çünkü artık karaya çekilecek büyüklüğü geçmişler ve korunaklı bir yere ihtiyaçları var. O zaman orada bir ticaret merkezi oluşuyor. Osmanlı döneminde ticaret gemilerinin uğrak yeri olan bu liman ve çevresine Yemiş Çarşısı adı veriliyor. Burası 1986-1988’de Galata Köprüsü’nün, birinci köprünün yapımı sırasında şantiye alanı olarak kullanılmak üzere Bedrettin Dalan tarafından yıkıldı. İnsanların kültürleri belirli bir seviyede olmadığı zaman böyle bir yeri mezbelelik olarak görülür. Biz ise onu orijinal halinde görecek bir göz geliştirdik. Buranın yıkılmamasını, restore edilmesini tavsiye ettik. Ama o yıkıma mâni olamayacağımızı anlayınca, bir aylık yoğun bir çalışmayla oradaki bütün yapıların rölövelerini yaptık. Oranın yıkım öncesi fotoğrafları ve çizimleri elimizde var. Yemiş Çarşısı’nın tekrar canlandırılması için çalışıyoruz. İnsanların dolaşacağı, turistik eşyaların satılacağı ve Mısır Çarşısı gibi baharatçıları, peynircileriyle açık çarşıların yer alacağı bir Old Town [eski kent] gerçekleştirilebilir. Zemin katlarda dükkânlar olur, üst katlarda lokantalar, konferans ve sergi salonları olur. Buranın bir kısmı Büyükşehir Belediyesi’nin eline geçmiş durumda, bir kısmı davalardan dolayı özel mülkiyette. O insanlar da diyorlar ki: "Hiç olmazsa biz yaşarken buranın yenilenmiş halini görelim, kat karşılığı bunları devredelim". Yani finans sorunu da yok. Orada yapılacak tesislerin geliri başka yapılar için de finansman sağlar. Recep Tayip Bey’e [Erdoğan] ve Ali Müfit Bey'e [Gürtuna] bu projeyi çeşitli dönemlerde sunduk. Orası otopark mafyasının elinde ve kimse arı kovanına çomak sokmak istemiyor. Bence toplum için bir şeyler yapmak isteyen insanlar cesur olmak zorundadır.

Paper: TAÇ Dergisi hâlâ çıkıyor mu?

Genim: Çıkmıyor. Fakirleştiğimiz dönemlerde ilk durduğumuz şey bu oluyor ama ekonomik açıdan biraz rahatladığımızda dergiyi yeniden çıkarmaya başlıyoruz. Dergi dışarıda satılmıyor, armağan ediliyor. Ne yazık ki bizde insanlar böyle şeylere bağış yapmıyorlar. Bir başka faaliyetimiz de senelerdir Sultanahmet Meydanı’nda yaptığımız ses ve ışık gösterisidir. Her sene bilabedel [bedelsiz] olarak yaptığımız bu gösterinin bize maliyeti ağır oluyor.

Paper: Bu ses ve ışık gösterisini kaç yıldır yapıyorsunuz?

Genim: 1977’den beri yapıyoruz. Bu gösteriye 1974’de Turizm Bakanlığı başladı ama 1977’de gördü ki bakanlık hiyerarşisi ve bürokrasisi içinde bu işler olmuyor. Gösteriyi o günden bugüne biz yapıyoruz. Dünyada ses ve ışık teknolojileri çok gelişti ama biz hâlâ eskimiş bir teknolojiyle bu işi yürütüyoruz. Bunun için en az 1 milyon dolarlık bir iyileştirme lazım. Almanya ve Amerika’dan incelemeye geldiler. Çok güzel bir senaryosu var ama ses ve ışık teknolojisini çağdaşlaştırmamız lazım. Bu konuda Büyükşehir Belediyesi ile de çalışmalarımız var.

Paper: TAÇ Vakfı’nın burs ve ödüllendirilmelerinden söz eder misiniz?

Genim: Her yıl mimarlık, mimarlık tarihi, şehircilik, arkeoloji ve sanat tarihi alanlarındaki lisans ve lisansüstü öğrencilerine burs veriyoruz. Turizmle ilgili bölümlerde okuyan öğrencilere verdiğimiz bursu yeteri kadar duyuramadık, bu sene daha etkili biçimde duyuracağız. Öğrenci projelerini ödüllendiriyoruz. Öğrenciler sınıfını geçtiği veya hocasının uygun gördüğü bir projeyle katılıyorlar, biz de bunlara başarı veya teşvik ödülü veriyoruz. Konuya ilişkin şartname ve afişler okullara gönderiliyor ve internet ortamında da var.

Paper: Son olarak bize neler söylemek istersiniz?

Genim: TAÇ Vakfı’nın spekülatif olmayan bir çalışma tarzı vardır. Hiç birimiz fazla ortaya çıkıp da "ben" demeyiz. TAÇ Vakfı kurumsallaşmıştır. Benim başkanlığımla veya tek bir isimle yaşayan bir kurum değildir. Vakfımızın büyük bir kütüphanesi ve müthiş bir arşivi var. Tüm bunların kendine ait bir mekâna taşımasını istiyoruz. Kimseye ihtiyacı olmayan bir ekonomik büyüklüğe ulaşmayı hedefliyoruz. Bugünkü meblağ ancak kendi sabit giderlerini karşılar düzeyde, bir yatırım yapmak için bağışlar toplamak zorunda kalıyoruz. Amacımız örnekleme yapmak ve örneklemeyi takip edecek fikri platformu oluşturmak. Bunu projelerle, raporlarla, konferanslarla, makalelerle ve kitaplarla yapmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin bu işlere çok ihtiyacı var. Bu kadar büyük bir birikimin ve kültürel varlığın korunması konusunda "ne olursa olsun, bana bulaşmasın" gibi bir düşünce tarzının devam etmesi söz konusu değil.

TAÇ VAKFI

Türkiye’nin ve Türk Ulusunun, Anadolu uygarlıklarının sanat ve kültür varlıklarını ve mimari mirasını, doğal, tarihsel, kültürle, estetik ve turizm değerlerini korumak, yaşatmak, bu değerlerin geçmişle gelecek arasında kültürel bir bağ dokusu şeklinde devamlılığını sağlamak amacı ile 1976 yılında Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın önderliği ve maddi desteği ile kurulmuştur.

TAÇ Vakfı’nın çalışmaları ağırlıklı olarak korunması gerekli kültür varlıklarının onarım ve yenilenmesi üzerine yoğunlaşmıştır. Bu amaçla rölöve ve restorasyon projeleri hazırlar, uygulamaları denetler ya da uygulamaları doğrudan üstlenir. Bu işleri ücret karşılığı, bağış, teknik yardım, parasal destek sağlamak gibi çeşitli biçimlerde gerçekleştirir. Pek çok yayını bulunan vakıf, Europa Nostra [Bizim Avrupamız] adlı Avrupa Kültür ve Tarih Kalıtımı Koruma Dernekleri Uluslararası Federasyonu’nun üyesidir.

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN