"Kültür Sorunu", IV. Eyüpsultan Sempozyumu Tebliğler [5-7 Mayıs 2000], İstanbul, 2000, s. 448-451.
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

"Kültür Sorunu", IV. Eyüpsultan Sempozyumu Tebliğler [5-7 Mayıs 2000], İstanbul, 2000, s. 448-451.

KAYDIRIN

< Geri dönün

KÜLTÜR SORUNU

1756’da Veanedik’te basılan Slav şarkıları adlı kitabın yazarı Andrija Kacic-Miosic kitabında, "Bu şarkıları herkes beğenmeyebilir; çünkü hepsi birbirine benzer, hepsinde aynı sözler vardır: kahraman, şövalye, atlı, kürek mahkumu, yılan, ejderha, kurt, arslan, şahin yuvası ve kılıç, pala, mızrak, Kraljevic, Kobilic, Zdrinovic, boyunluk, madalyon, kararname, uçurulan kelleler, kaçırılan esirler vb. Onları beğenenler o şarkıları söylesin, beğenmeyenler uyusun" diyor [Kacic-Miosic 1756]. Ne yazık ki çok uzun bir süredir uyuduk. Beğenmediğimizden değil, anlamadığımızdan, anlayamadığımızdan uyuduk. Uyku birşeyle ilgilenmeyenlerin, yapacak birşeyleri olmayanların sığınağıdır. Uyuruz veya uyurgezer oluruz. Çevremizde gelişen olaylar, insanlığın ilerlemesi, çağın gerekleri bizi ilgilendirmez. İlgimiz ve alakamız kaybolur, içe dönük bir yaşantı bizi sarar sarmalar. Evrensel rekabetin dışında, kendi dünyamızda yaşarız, günlük olaylar, kısır çekişmeler, dedikodu yaşantımızı sınırlar. Geçmişe bağlılık duygusu gelecek yaratma kaygısı yok olur. Geçmişi ve geleceği düşünmeden günler sıradanlık içinde geçer, hayat biter.

Toplumların varoluşların ve güven içinde yaşamalarının vazgeçilmez bir noktası geçmişleridir. Sağlam kurulmuş, yalnızca efsane ve hikâyelerle değil, elle tutulur, gözle görülür birikimlerle oluşmuş bir geçmiş insanlara ve toplumlara gelecekleri için güven verir, onları başarı için diri tutar. Yaklaşık ikiyüz yıl öncesinden başlayarak batı toplumları kendileri için köklü bir geçmiş yaratma kaygısı ile hareket ederek Rönesans öncesi tarihlerini ve kültürlerini Klasik Yunan ve Roma Medeniyeti’ne [hatta bir ölçüde Mısır Uygarlığı’na] bağlamaya çalışmışlardır. 1788’de Paris’te yayımlanan Fransız Rahip Jean Jacques Barthelemy’in "Voyage du jeune Anacharsis en Grece..." adlı kitabı Avrupa’yı Antik Yunan duyarlılığı ve yaşam tarzı hakkında eğiten ilk eser olarak kabul edilir [Bocage 1790].

Uzun ve kültür ile oluşan bir geçmiş kaygısı tüm dünyada gelişirken, bizim toplumumuz yaklaşık ikiyüz yıldır geçmişi ile bağlarını koparmaya, bin yıllar boyu oluşan kültürü ile ilgisini kesmeye çalışmıştır. Örneğin, II. Mahmud Dönemi’ndeki reformlar sonucu Lonca Teşkilatı’nın ortadan kalkması, kendi kendimizi denetleme, esnaf terbiyesi ve yapılan işin kalitesinde önemli çöküşler meydana gelmesine yol açmıştır. İç denetim mekanizmasının ortadan kalkması bundan böyle yapılan işlerin "kullanmak için yapmak yerine-yapmış olmak için yapmak" anlayışına dönüşmesine yol açmıştır. Sevgili dostum Prof. Dr. Önder Küçükerman bir bayrak direğinin doğru dürüst yapılması ve dikilmesi için üç kuşağın bilgi birikimi ve gücü gerekir der ki, ülkemin çarpık-çurpuk bayrak direklerine baktıkça hep onu anarım.

Biz kaldırımlarımızı yapmak için yaparız, özürlü iniş-çıkışları yapmış olmak için yapılır, yaya geçişleri yapmış olmak için çizilir, ağaçlar dikmiş olmak için dikilir. Pek çok kamu yapısı, etrafımızı saran sayısız inşaat hep yapmış olmak için yapılmıştır. Geriye dönüp eleştirel bir gözle bakarsanız ülkemizde yapılan pek çok şey yapmış olmak için yapılır. Kullanmak için değil, o yüzden de baştan savma özensiz, kişiye çıkar sağlamaktan öte herhangi bir değeri olmayan pek çok şey ülkemiz kaynakları insafsızca harcanarak, yapmış olmak için yapılmıştır.

Kullanmak için yapılan şeylerin hemen hepsinin köklü bir kültüre, bilgi birikimine dayanması, iyiyi, güzeli özendirmesi gerekir. Halbuki genel olarak bizim "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak" gibi kötü bir alışkanlığımız vardır. Bakın bu kötü alışkanlık bize nelere mal oluyor.

İngilizce orijinal baskısı 1998’de yapılan ve bizim bir insanımız tarafından yazılsa ırkçılıkla suçlanacak bir kitap olan Jason Goodwin’e ait "Ufukların Efendisi Osmanlılar" adlı kitabının önsöz bölümünde; "... Bu kitap, mevcut olmayan bir halk hakkındadır. 'Osmanlı' sözcüğü bir yer tanımlamaz. Günümüzde osmanlıca konuşan yoktur. Sadece birkaç profesör onların şiirini anlar. 1964’de Sofya’da yapılan bir şiir sempozyumunda, bazı kişiler klasik Osmanlı şiirini tanıtmasını istediklerinde, bir Türk şair ters bir şekilde “Bizim klasiğimiz yoktur” diye yanıt vermişti" diyor [Goodwin 1999].

İşte sonuç, bilgi sahibi olmadan geleceği düşünmeden "şecaat arz ederken merdi kıpti, sirkatin söyler" kabilinden bir laf. Otuzdört yıl sonra karşımıza bize ait bir kültürün reddi olarak çıkıyor. İngiliz toplumunun Mısır, Klasik Yunan ve Roma toplumu ile ne alakası var. Ne dil birliği, ne ırk birliği, ne coğrafi bölge... Ama kültürel geçmiş için gereği var. Ve bu toplumlar bu kültürlere köklü bir geçmişe malik olma kaygısı ile sahip çıkıyorlar.

Bu ve benzeri açıklamaları okudukça Anadolu’da söylenen bir atasözü aklıma gelir. "Ne deyip ağlamalı, ölü bizim olmayınca?" Cuma günü açılış konuşmaları sırasında Belediye Başkanı Sayın Ahmet Genç, 1994 seçimleri sonrası göreve başladığı dönemde Eyüp Mezarlıkları’nın dozerle tahrip edilen görüntüleri karşısında ağladığını anlatınca... Demek ki ölü bizim, oldukça geç de olsa toplumumuzun şimdilik küçük bir kısmının duygularını aksettirse de farkına vardık ki tahrip ettiğimiz, yok farz edip reddettiğimiz, bu kültür bizim. Osmanlı Kültürü için bir gerçek olan bu tesbitin yanısıra ne yazık ki bu topraklarda varolan ve bizim toplumumuzun köklerini teşkil eden diğer kültürler için daha da aymazlık içindeyiz. Selçuklular, Likyalılar, İyonyalılar, Lidryalılar, Frikyalılar, Hititler, Urartular, vs., için kim ağlayacak? Ya da bir dönem insanlığın yüzakı olan bu topraklardaki Roma Uygarlığı için kim göz yaşı dökecek?

"Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis’tir... Dolayısıyla, siz Romalılar’ın meşru imparatorusunuz..., Ve kim ki Romalılar’ın imparatorudur ve öyle kalır, o aynı zamanda bütün dünyanın imparatorudur" [Mansel 1996: 4].

1466 yılında Georgios Trapezuntios Fatih Sultan Mehmed’e böyle hitap eder, acaba bugün ülkemizde kaç kişi bunun farkındadır. Bir dönem Roma İmparatorluğu’nun meşru varisi olduğumuzu kim hatırlıyor?

Amerikan kültüründe çokça söylenen bir söz var: "Gerçek bizi özgürlüğe götürür".

Bu kez, herhangi bir tespit, herhangi bir değerlendirme yerine, uzun süredir görmezden geldiğimiz, yeteri kadar çalışıp bilgi birikimi sağlayamadığımız için, görmezden gelmeye kalktığımız, bu nedenle de doğru fikir sahibi olamadığımız bazı gerçekleri dile getirmeye çalıştım. Gerek uhrevi, gerekse dünyevi bilgilerimiz yetersizdir. Toplumumuzun büyük bir çoğunluğu efsane ve hikâyeleri, gerçeklere tercih etmektedir. Hem kendi kültüründen, hem de başka kültürlerden habersizdir. Geçmişten ders almak, gelecek için bilgi birikimi sağlamak için araştırmak yerine, anlamsız değerlendirmelerle seyretmeyi tercih ederiz.

İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde, bir şehir bina edilirken göz önünde tutulması gereken şartlar adlı bölümde bir anısını anlatır ve şöyle der. Bu hikayeler avami hikayelerden ve avamın esassız ve zayıf olan düşüncelerinden ibarettir. El-Bekri ilim alanında aydın bir basiret ve görüş sahibi olmadığı için bu hikayeyi bir tarafa atmamış ve bir hurafeden ibaret olduğunu düşünmeden işittiği gibi nakletmiştir [İbn Haldun 1991: II. 235].

Görüldüğü gibi gerçekten aydın ve basiret sahibi insanlar hurafelere inanmazlar, onun neden ve niçin olduğu konusunda bilgi toplarlar ve Allah’ın bize bahşettiği akıl ile sonuca ulaşırlar. Hurafe ve efsaneler avami ve esassız zayıf düşüncelerdir ve kimseye faydaları yoktur. Ancak, ne yazık ki aradan 600 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen hala, avami hikâyeler ve hurafeler toplumumuzun gündemini yoğun bir şekilde işgal etmeye devam ediyor ve dünyayı algılamamızı zorlaştırıyor. Artık, aydın ve gerçekten ileri görüşlü insan sayımızı artırmak için çaba sarfetmeliyiz. Toplumca gerçeği arama arzumuzu arttırmalıyız, yukarıda da belirttiğim gibi özgürlük, gerçeği bulma arzusu ile parallelik taşır. Gerçeğe ne kadar yaklaşırsak, o oranda özgür oluruz.

İbn Haldun aynı eserinde Harun Reşit ile çağının önemli bir aydını olan Yahya bin Halid arasında geçen bir diyaloğa yer verir. Geçmişte kalan bazı yapıları yıktırmak isteyen ve bunun için zorlanan Harun Reşit’e karşı çıkan Yahya bin Halid "Biz eski çağlardan kalan büyük yapıları, devletlerin yıkmaktan aciz olduklarını görüyoruz. Halbuki yıkmak yeni baştan yapmaktan çok kolaydır. Çünkü, yıkmak, yokluktan ibaret olan aslına dönmekten ibarettir. Yapmak ise, bunun tersine olarak, yok olan nesneyi var etmektir. Yıkmak kolay olduğu halde bir yapıyı yıkmaktan aciz olduğumuzu gördüğümüzde, bunu yapanın son derece kudretli olduğunu ve bu yapıların yalnız bir devletin eseri olmadığını anlıyoruz" der. Bu açıklamaya kızan Halife Yahya bin Halid’i hapse atar. Ancak, tüm çabalarına karşın bazı yapıları yıkmakta zorlanır ve tekrar sorar. Cevap çok ders alınacak niteliktedir. "Ey müminlerin emiri! Yıktırma, eskisi gibi, bulunduğu halinde bırak ki, bu eserleri görenlerin, senin atalarının, bu gibi muhteşem abideleri yapan kavmin elinden devletlerini çekip almak kudretinde olduğunu görsünler." [İbn Haldun 1991: II. 232]. Çağlara seslenen muhteşem bir cevap.

Hemen hemen elli yıl sonra İstanbul’u feth eden Fatih Sultan Mehmed günümüze göre çok dahi bilinçlidir ve Fatih Camii Vakfiyesi’ne yazdığı girişte, "Hakiki sanat muhteşem bir şehir vücuda getirmek ve halkının kalbini saadetle doldurmaktır" der. Sonra bu bilinçle yüz yıl içinde tüm dünyanın hayran olduğu bir şehir yaratılır, XVI. yüzyılın muhteşem İstanbul’u. P. Gillius’a "Dünyada bütün şehirler ölüme mahkumdur, fakat İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır" dedirten bir şehir.

Geçmiş kültürleri ile bağlarını koparanlar, köksüz kalır, onların aklını avami hikâyeler ve hurafeler doldurur, yaratıcılıkları ve enerjileri yok olur. Toplumumuzun yeteri kadar zamanı ziyan oldu, giderek globalleşen dünyada gerçek yerimizi almak için daha fazla çalışmaya, daha fazla bilgiye, daha fazla çabaya ihtiyacımız var. Artık yaptıklarımızı yapmak için değil, kullanmak için yapmalıyız, üretimimiz gerçekten çağdaş ve tüm insanlığa hitap eden bir üretim olmalıdır. Tıpkı bir dönem geçmişte olduğu gibi.

KAYNAKÇA

Kacic-Miosic 1756
Andrija Kacic-Miosic, The Pleasant Conversation of the Slavic People, Venedik 1756

Bocage 1790
Bocage, Barbie du Recuel de Cartes Geographiques, Plans, Vues et Medailles de I’Ancienne Grece, Relatifs au Voyage du Jeune Anacbarsis, precedede d’une analyse critique des cartes, Paris 1790

Goodwin 199
Jason Goodwin, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul 1999

İbn Haldun 1991
İbn Haldun, Mukaddime, II, İstanbul 1991

Mansel 1996
Philip Mansel, Konstantinopolis Dünyanın Arzuladığı Şehir 1453-1924, İstanbul 1996

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN