"Bir Toplum için Gelecek Yaratmada Müzelerin Yeri", II. Müzecilik Semineri, Bildiriler [19-23 Eylül 1994, Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı], İstanbul, 1994, s. 16-18.
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

"Bir Toplum için Gelecek Yaratmada Müzelerin Yeri", II. Müzecilik Semineri, Bildiriler [19-23 Eylül 1994, Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı], İstanbul, 1994, s. 16-18.

KAYDIRIN

< Geri dönün

BİR TOPLUM İÇİN GELECEK YARATMADA MÜZELERİN YERİ

Kültür efsane, sözlü ve yazılı ifadelerden çok, görsel belgeler, içinde yaşanan mekân ve kullanılan eşyalarla oluşur. İçinde yaşadığımız çevre ve mekânlar, okul öncesi eğitimimizde bütün hayatımız boyunca vazgeçilemez etkisini duyacağımız alışkanlıklar edinmemize yol açar.

“Alışkanlıklar yaşamımızı en çok etkileyen şeyler olduğu için elden geldiğince iyi alışkanlıklar edinmeye bakmalıyız. Bilindiği gibi alışkanlıklar en iyi küçük yaşta başlarsa kök salar, buna da eğitim diyoruz. Gerçekte eğitim, iyi alışkanlıklar elde etmek için yaptığımız bir şeydir...” (Bacon 1974, 184). 400 yıl önce İngiliz düşünürü Francis Bacon böyle diyordu.

En iyi alışkanlık merak ve araştırmadır. Bilindiği gibi merak, bir şeyi anlamak ve öğrenmek, bir şeyi yapmak veya bir şeyle uğraşmak için duyulan istektir. Araştırma ise bilim ve sanatla ilgili olarak yapılan yöntemli çalışmadır. Günümüz dünyasında merak ve araştırmanın önemi hemen her gün, her yer ve her fırsatta dile getirilen bir olgudur. Ulusların gelecekte var olma çabası, çağdaş ve ileri toplum olmanın temelinde araştırma kaygısı ve yoğunluğu vardır.

Bugün var olan kurumlardan ikisi “eğitim kurumları” ve “müzeler” araştırmaların yapıldığı veya yapılması gereken müesseselerdir. Müzeler sözlüklerde yer aldığı veya bizim toplumumuzun çok büyük bir kısmının ve özellikle sorumluluk taşıyan yöneticilerimizin zannettiği gibi bir sürü eşyanın yer aldığı binalar değil, topluma gelecek yaratmak için faydalanılacak birikimlerin topluca bulunduğu, belgelerin toplandığı, toplumsal eğitim ve araştırma kurumlarıdır. Müzelerde “tarihin ayak izleri”ni görürüz. Bu birikimi iyi algılarsak, araştırır ve üzerinde yeterince çalışırsak, yeniden yaratılan ürünlere kendi kimliğimizi verebilir ve böyle bir çaba ile de gelecekte toplum olarak kendimize başarılı bir yer bulabiliriz.

Ne yazık ki, ülkemizin kültür kurumlarına, özellikle araştırmaya ve gelecek yaratmaya önemli katkıları olacak olan müzelerimize canlılık ve çağdaşlık getirecek, merak ve araştırma kaygısını çoğaltacak sürekli bir kültür politikamız yoktur. Bir hükümetten, bir hükümete, bir bakandan, bir bakana olaylara bakış açısı ve uygulamalar tamamen değişmekte, kısa vadeli makyajlar rağbet görmekte, popülist politikalar uygulanmaktadır. Çözüm ise merak ve araştırma kaygısını arttırıcı, teşvik edici uzun vadeli politikalarda yatmaktadır.

Kendi kültürümüzü yeteri kadar bilmediğimiz için onu anlamakta bu sebeple de dünyayı algılamada zorluk çekiyoruz. Şehirleşme sonucu sayısı giderek artan okullarda eğitimin seviyesi iyice düşmüştür. Hatta eğitim yalnız öğretime dönüşmüş durumdadır. Eğitim Bakanlığı, Öğretim Bakanlığı olmuştur. Halbuki eğitim ve öğretim arasında önemli fark vardır. İnsanlara bir şeyler öğretebilirsiniz ama onları eğitmiş olmazsınız. Örneğin ülkemizde var olan trafik anarşisi yalnızca öğretim sonucu oluşmuş bir olayın sonucudur. Pek çok kişi araç kullanmayı öğrenmiştir, ancak eğitim eksikliği açıkça bellidir. Bu sebeple trafikte Kurtuluş Savaşı’na yakın sayıda insanımızı kaybettik, etmeye de devam ediyoruz. Ne zaman öğretim ile eğitim arasındaki farkı göreceğiz doğrusu çok merak ediyorum?

Öğretimin yanına eğitimi katabilmeliyiz, toplumumuza merak ve araştırma duygusunu, dolayısıyla kişisel eğitim yöntemini verebilmeliyiz. Merak etme, araştırma ve gönül verme duygusu kişisel eğitimin vazgeçilmez temel öğeleridir.

Müzeler, bu merak ve araştırma duygusunu körükleyen, kişisel eğitime dolayısıyla toplumsal eğitime katkıda bulunan kurumlardır. Bu sebeple yalnızca devletin değil toplumun malı olmalı, toplum onları sahiplenebilmeli, gelişmesi ve çağdaş fonksiyonlarına ulaşması için çaba sarf etmelidir. Bunun için önderlere ve öncülere ihtiyacımız vardır, bu yalnızca üç, beş eşyanın değil, bu toprakların geçmişinin ve kültürümüzün sahiplenilmesi olacaktır.

Bunun için yeterince hatta yeterinden fazla yasa vardır. Yeterinden fazla diyorum, çünkü aklıma Descartes’ın bir sözü geldi. “Yasaların çok sayıda oluşu, çoğu zaman ahlâk bozukluklarına özür teşkil eder; oysa sayıca az ama sıkı sıkıya uygulanan yasalara sahip bir yönetim yapısı daha düzenlidir...” (Descartes 1984: 21) Yeteri kadar yasa var ama bir şeyler eksik!

Çağdaş müzecilikte, müzeler toplumun desteği ile ayakta durur. Bunun içinde devamlı yenilenen sergiler, koleksiyon düzenlemeleri, araştırma ve yayın yapmak mecburidir. Bizde ise bir durağanlık hâkimdir, toplum-müze ilişkisi oluşturulamamıştır. Koleksiyonlar yıllarca değişmemekte veya yalnızca seksiyon sorumlularının şahsî çabasıyla yenilenmektedir. Toplumda ilgi yok, bir kapalı daire oluşmuştur.

Müzelerimiz, ören yerlerimiz yabancılara / turistlere göre düzenlenmekte, kendi insanımız için genel kanı “müzelere gitmez, müze kültürümüz yok” şeklinde olduğu için fazla çaba harcanmaz. İnsanımız niçin müzelere gitmez ya da giderse ne bulacaktır? İlkokul eğitimi sırasındaki çoğunlukla “dokunmayınız” gibi yoğun uyarılarla geçen sıkıcı ve yorucu, olumsuz bir gezi anısı da üstüne üstlük belleğimizde yer etmişse, gelin de toplumda müze sevgisinden ve öneminden bahsediniz.

Bu konularda görüş ileri sürenler, fikir üretenler, söz söyleyenler, merak edip de bir araştırma yaptık mı? Kendimize çeki düzen verip, müzelere niçin gelinmediği, gelindiğinde neye ilgi duyulduğu veya ilgi duyulmadığı konusunu araştırdık mı? 1924’te müzelerin çoğunun sergilerini ve koleksiyonlarını ziyaretçinin saat yelkovanı yönünde yani soldan sağa dolaşacağı görüşüyle düzenlendiği görülmüş, ancak binlerce ziyaretçi üzerinde yapılan araştırmalar sonucu dolaşımın % 82’sinin sağdan sola olduğu tespit edilerek, bütün sergi ve seksiyonlar yeniden düzenlenmiştir. Bu ve benzeri araştırmalar ne yazık ki ülkemizde yapılmaz, hatta böyle bir düşünce dahi filizlenmemiştir.

Müzelerin ve müzelerde görev alanların en önemli görevleri, uzman olmayanların yararına mevcut birikimleri ve araştırmalarının sonucunu açıklamalarıdır. Ancak müze sorumlusu ile araştırmacıyı karıştırıyoruz, bugün görevli olanlar hangi işi yapacaktır? Envanter çıkarıp değerlendirerek toplumun faydasına mı sunacak, yoksa zimmetinde bulunanları kollayıp, bakıp, akşamları mühürleyip, sabahları açmak gibi rutin, insanı araştırma ve üretkenlikten uzaklaştıran işleri mi yapacaktır? Yoğun bir eğitim sonucu oluşmuş birikime sahip, uzman insanlarımızı, üretkenlikten uzaklaştıran rutin işlerden uzak tutmalıyız.

Müzelerde bulunan objelerde sanatçı veya üretimi gerçekleştiren söylemek istediğini söylemiştir, görevi budur. Toplum da sanatçının veya üretimi gerçekleştirenin söylediğini anlamak, verilen mesajı algılamak için çaba göstermekle yükümlüdür. Ama bizim de görevimiz buna yardımcı olmaktır.

Örneğin sikkeler yalnızca geçmişi mi gösterir? Üzerlerindeki yazılar, diyagramlar, baskı yerleri... Yoksa sikkeler, mensubu oldukları toplumların ekonomik düzeni hakkında bize bilgi mi verirler? Salt basit bir tasnif ve yetersiz bilgi birikimi sonucu elde edilen fikir, birinci şıkkı geçerli kılar.

Hatta daha yalın olarak altın, gümüş, bakır paralar diye düşünebiliriz. Ancak bu çok basit bir görüntüdür. Ardından çok büyük devletlerin ekonomik düzen ve maliye politikalarının ipuçları yatmaktadır. Biz Osmanlı sikkelerini yeteri kadar inceledik mi? Osmanlı ekonomik düzeni ve maliye politikaları hakkında toplumumuzun, daha ileri gidersek maliye uzmanlarımızın bir fikri var mıdır? Yoksa altı yüzyıl hüküm süren Osmanlı Devleti’nin ders alınacak bir ekonomik düzeni, maliye politikası yok muydu? İşte bir sikkenin düşündürdükleri, unutmayalım geride ders alınacak ve gelecek yaratmada kullanılacak inanılmaz büyüklükte pek çok şeyimiz vardır.

Çoğunlukla müzelerimiz tek boyutlu görüntü verirler, bilimsel araştırmalar için geçerli olan bu düzen, büyük kitleler ve konunun uzmanı olmayan insanlar için bir müddet sonra sıkıcı ve ilgi dağıtıcı olmaktadır. Zaman zaman iki boyutlu teşhirlere rağmen [fotoğraf ve mekân destekli], üç boyutlu teşhirlere rastlamak zordur. Buckingham Sarayı önünde yapılan gösteri gibi bir tören niçin Topkapı Sarayı önünde yapılmaz veya yapılamaz? Niçin Akağalar Kapısı önünde bir tören gösterisi yapılmaz?

Bir başka değinmek istediğim nokta ise müze düzenlemelerinin çoğunlukla yetişkinlere göre yapılmasıdır. Esas eğitim alması gereken küçükler ne yazık ki çoğunlukla teşhir düzeninin altında kalmaktadır. Ayrıca gördüklerini algılayıp algılamadıklarını veya onlarda kalan imajı ortaya çıkartmak çok zor, özel resim, elişi üretim atölyelerimiz yok. Gençler ve çocuklarımız algıladıklarını hemen peşi sıra üretime dönüştürebileceklerini düşünemiyorlar. Bu tür destek verici ve ilgi arttırıcı birimler yaratmalı, ellerimizi kullanmayı öğrenmeliyiz. Müzeler aynı zamanda üretim merkezleri olmalıdır. Çocuklarımız için yeni düzenlemeler gerekiyor. Bu konuda ülkemizde örnek teşkil eden çalışması sebebiyle İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nü kutlarım.

Bir diğer önemli eksiğimiz bilim müzelerimizin olmamasıdır, bu da durağanlığı artırmaktadır. Çünkü bilim müzeleri algılanması daha kolay, çağdaş objeler içerir, hatta bazı bilim müzelerinde küçük boyutlu örneklemelerle üretim prosesleri anlatılabilir ve anlatılmaktadır. Bir cam üretiminin veya petrolün rafine edilmesinin veya gazete basımının teşhiri pek çok yetişkine bile ilginç ve seyredilebilir gelebilir. Bu da bazı temel alışkanlıkların elde edilmesine yardımcı olacaktır.

Tarihî yapıların, sarayların müze olarak kullanılmasına son verilmelidir. Zaten bu yapıların kendileri seyirliktir. Örneğin Topkapı Sarayı’nın mekânsal etkisi ve tarihî imajı teşhir edilen objeleri etkilemekte, bilimsel ağırlıklı araştırmacı ve konunun uzmanları dışındaki insanlar objeleri algılamakta güçlük çekmektedirler.

Görülüyor ki devletin durağan anlayışı, ekonomik sıkıntılar, herkesi ve her şeyi aynı kefeye koyma felsefesiyle bazı işleri yapmak güçtür. Acaba hiç olmazsa bazı müzelerimizi bu durağanlığın dışına çıkarıp bilim kurulu, mütevelli heyeti gibi özerk yönetimlerle çağdaş ve dinamik hale getiremez miyiz?
Rekabeti arttırıp ilgiliyi çoğaltamaz mıyız? Zannederim artık tartışmamız gereken bunlar olmalıdır. Nasıl yenileşebiliriz, hangi enstrümanları kullanmak bize başarı yolunu açar, nasıl dinamik, merak eden, araştıran bir topluma dönüşürüz?

Pek çok meslek mensubuna olduğu gibi mimarlara da meslek eğitimi sırasında yoğun bir şekilde görmeyi öğretirler. Hepimiz bakarız ancak görme belli bir birikim ister ve insanlar birikimlerine paralel olarak görme yeteneklerine sahip olurlar, bu konuşmanın temel sebebi toplumca görme, merak etme ve araştırmayı geliştiren bir sisteme geçmede müzelerin önemini belirtme isteğidir.

Gelecek beklentisinin, köşe dönme felsefesiyle özdeşleştiği toplumumuzda, bizler kültüre ve ülkemizin gelecekte var olmasına gönül verenler, sesimizi yükseltmeye mecburuz. Hemen her yerde ve her platformda düşündüklerimizi dile getirmeli ve bunların gerçekleşmesi için çaba göstermeliyiz. Yazılı ve sözlü basın da buna ağırlık vermelidir. Bu toplumun tek probleminin sıkışmış ve sığ politik görüşler olmadığını yüksek sesle dile getirmeliyiz.

Biz, artan nüfus yoğunluğumuzla tekrar çevremize yayılmak, genişlemek zorundayız. Günümüzde toprak olarak büyümenin imkânsızlıklar göz önüne alınırsa, ancak kültür etkilemesi yoluyla gelişmenin mümkün olduğu görülür.

Bunun için yeteri kadar birikime sahibiz, eksik olan merak ve araştırma kaygısıdır. Bu hayalin gerçekleşmesi için elbette beş - on yıl kâfi değildir. Fakat her şeye rağmen bir başlangıç yapılabilir. Biz bu işin ulusal temeller üzerinde planlanmasını başlatabiliriz ve gelecek kuşaklar kültürümüzün ve toplumumuzun devamı açısından başarılı olacağına inandığım bu yolu güvenle izleyebilirler.

Hepinize sevgi ve saygılarımı sunar, teşekkür ederim.

Müze, sanat ve bilim yapıtlarının ya da sanat ve bilime yarayan nesnelerin saklandığı, halka gösterilmek için sergilendiği yer ya da yapıdır (TDK, 866.).

KAYNAKÇA

Bacon 1974
Francis Bacon, Bütün Denemeler, İstanbul, 1974.

Descartes 1984
Descartes, Metot Üzerine Konuşma, İstanbul, 1984.

TDK
Türk Dil Kurumu, Müze, Türkçe Sözlük, II, s. 866.

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN