Kültürel Büyüme...
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

Kültürel Büyüme...

KAYDIRIN

< Geri dönün

KÜLTÜREL BÜYÜME

Aydın Düşünceler I, İstanbul, 2016, s. 1-6.

15 Eylül 2002 günü Çırağan Oteli’nde yapılan III. Dünya Kültür Bakanları toplantısında söz alan Litvanya Kültür Bakanı:

Yabancı güçler, istilacılar yüzyıllar boyu pek çok kan ve acı ile bizim ülkemizde somut ve somut olmayan bir kültürel miras yarattılar. Ama bunlar güzel şeyler bizim bir millet ve bir ülke olmamızı sağladılar. Ülkemize kimlik kazandırdılar dedi. Kulaklarıma inanamadım, bu güzel hanım neler söylüyor diye düşündüm.

Hani bizde bir söz vardır; şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler.

Uzun zaman bu sözler aklımı meşgul etti ve üzerinde düşündüm. Anladım ki yeni bir dünya kuruluyor ve artık bazı şeyleri bir utanç duygusu ile örtmek yerine, zaten herkesin bildiği şeyleri söylemenin ve tüm bu olanları ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmenin zamanı gelmiştir.

Çok şükür ki, bizim ülkemiz bu tür kan ve istilalardan büyük ölçüde korunmuştur.

O halde niçin biz binlerce yıldır oluşan bu kültürel birikimi ülkemizin çıkarı, insanımızın güven duygusunun pekişmesi ve zenginleşmesi için kullanmayı beceremiyoruz?

Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e, Noel Baba’dan Mevlana’ya, Hacı Bektaş Veli’ye, Ayasofya’dan Süleymaniye’ye, Selimiye’ye, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na, neyimiz eksik.

Günümüz dünyasında ülkelerin coğrafi sınırlarını değiştirmek suretiyle büyümeleri artık mümkün değil. Amerika’nın Vietnam, Afganistan ve Irak’ta Rusya’nın Afganistan ve Doğu Avrupa’da kurmaya çalıştığı hegomanyanın akıbetini hep birlikte gördük ve görmekteyiz. Kıbrıs konusunun ülkemize verdiği sıkıntıları kırk yıldır aşmaya çalışıyoruz. Bu yöntemi denemenin sıkıntılı ve geçersiz bir tavır olduğu konusunda hem fikir olmamız gerekiyor.

Buna karşın günümüz dünyasında kültürel olarak büyümenin sınırları yok gibi, eğer yeterince üzerinde durur ve çalışırsak sonsuz bir büyüme potansiyeline sahip olabiliriz.

Örneğin Yunus Emre Enstitüsü gibi kültürel kurumların başarısı ve etkinliğinin yanı sıra Simit Sarayı gibi ticari girişimlerin etkinliğini görmezden gelmek mümkün değil.

Komşularımız Bulgaristan ve Romanya Doğu Bloku’ndan ayrılır ayrılmaz kısa bir süre içinde Avrupa Birliği’ne katıldılar. Avrupa Birliği’nin onlara ihtiyacı mı vardı? Gelişmiş bir ekonomi ve üretim kapasitesine mi sahiptiler? Hayır, özellikle Almanya’nın başını çektiği bu aceleci tavır, bir anlamda bu ülkelerin geçmişte olduğu gibi, bizim etki bölgemizde, ekonomik ve kültürel baskımız altında kalmamaları içindi. Ne yazık ki bunun çok azımız farkındayız.

Avrupa Birliği konusu bizi uzun süredir meşgul ediyor. Kendi birikimimizin ve kültürel etki bölgemizin farkında olmadığımız için yanlış yorumlar yaparak kendimizi kandırıyoruz.

Kara Kuvvetlerimizin geçmişini Mete Kağan’a, Deniz Kuvvetlerimizin geçmişi Çaka Bey’e bağlamakta bir sakınca görmezken, farklı bir ikilem içinde yüz yıl önceki geçmişimizi yok farz etmeyi hüner saymaktayız.

Mercedes otomobili benim otomobilim, Sony televizyonu benim televizyonum, Dunhill çakmağı benim çakmağım olarak değerlendirmekte tereddüt etmezken, bin yıllardır bu topraklarda var olan kültürel birikimi ve onun eserlerini ret etmekte nerede ise yarışır haldeyiz.

Jason Goodwin’in, orjinali 1998 yılında yayımlanan Lords of The Horizons isimli kitabının ön sözünde;

Bu kitap, mevcut olmayan bir halk hakkındadır. Osmanlı sözcüğü bir yer tanımlamaz. Günümüzde Osmanlıca konuşan yoktur. Sadece birkaç profesör onların şiirini anlar. 1964’te Sofya’da bir şiir sempozyumunda bazı kişiler klasik Osmanlı şiirini tanıtmasını istediklerinde, bir Türk şair ters bir şekilde, Bizim klasiğimiz yoktur diye yanıt vermişti. Derken, bir anlamda aciziyetimizi, geçmişle bağlarımızı koparmamızın getirdiği zafiyeti gözler önüne sermektedir.

Armağan Anlar çevirisini yaptığı bu kitabın adını Ufukların Efendisi Osmanlılar koymuştu. Nereden aklına gelmiş bu söz diye düşündüm, kitabı okumaya devam edince doğrusu utandım. JasonGoodwin’in bildiğini ben bilmiyordum.

Gazilerin sultanı, ufukların efendisi, tüm dünyanın muhafızı, Osman’ın oğlu Orhan.

Bunlar Sultan Orhan’ın Bursa’daki camiinin kitabesindeki sözcüklerdi.

Avrupa Birliği’nden buralara kadar geldik, şimdi tekrar oraya döner ve geriye bakarsak, bu birliğin eski adı AET, yani Avrupa Ekonomik Birliği’dir. Ekonomik birlikteliklerin dini, dili, rengi ve ırkı olmaz. Önemli olan yapılan ticaretin güvenli ve tek taraflı olmamasıdır. Yapılan ticaret herkesin zenginleşmesine katkı yapıyorsa, birlik devam eder. Eğer birliğin bazı üyeleri bu birliğin oluşumundan zarar görüyorlarsa birlik, birliktelik olmaktan çıkar, zayıflar ve dağılır.

Avrupa Birliği gerçekte bir ticaret birliğidir. Bazı üyelerinin dile getirmedikleri geçmişe öykünerek bir imparatorluk yaratma istekleri ise kısır düşünceleri nedeniyle gerçekleşmez.

Bunu en iyi bizim bilmemiz ve dile getirmemiz gerekir. Bu şehir 1600 yıl İmparatorluk başkentliğini yapmış bir şehirdir. Eğer biz farkına varamazsak kimse de farkına varmamıza yardımcı olmaz.

Dünya tarihi içinde bir imparatorluk vardır, bu da Roma İmparatorluğu’dur. Çok tanrılı bir inanca sahip olan bu imparatorluk, 330’da İmparator Constantin tarafından Hıristiyan bir imparatorluğa dönüştürülür, 1453’te de Fatih Sultan Mehmed onu Müslüman bir imparatorluk yapar. Fatih, Yavuz ve Kanuni kendilerini aynı zamanda Roma İmparatoru olarak görürler ve bunu dile getirmekte sakınca görmezler. Biz ise bırakın Roma’nın mirasçısı olmayı, Osmanlı’nın devamı olmaktan nerede ise utanç duyar haldeyiz. Ama yine de Cumhurbaşkanlığı forsunda geçmişte kurduğumuz 16 devletin bayrağını kullanmaktan gurur duyuyoruz.

Kültürel büyümenin sınırları olarak uzanacağımız bölge hakkında da yeteri kadar bilgimiz yok. Geçmiş hakkında yeteri kadar bilgimiz olmadığı için Avrupa’nın sınırlarının coğrafi olarak Boğaziçi’nde bittiğini düşünüyor ve sanki marifetmiş gibi Boğaziçi Köprüsü’nün çıkışına Asya’ya hoşgeldiniz tabelası dikebiliyoruz.

Halbuki Avrupa’nın sınırları Fırat nehrine kadar uzanır. Bundan birkaç yıl önce gündeme gelen ve hızla gündemden düşen Zeugma bir Roma kenti olduğu için korumaya çalışıldı, onun hemen karşı kıyısında kalan Apia’dan hiç kimse bahsetmedi. Çünkü o bir Pers kenti idi, ne bizim ne de Avrupalı için bir değeri yoktu.

Esas Avrupa Birliği’nin sınırları Boğaziçi’nde bitiyorsa, Gürcistan’ın, Ermenistan’ın, Azerbaycan’ın hatta Kazakistan’ın Avrupa Milletler Kupası’nda ne işi var? Hiç aklımıza gelip üzerinde düşündük mü?

Ne yazık ki, reddettiğimiz geçmişimiz geleceğimizi gölgelemektedir. Bunu aşmak, toplumumuzun geleceğe güvenle bakacağı bir kültürel ortam yaratmak için çok ama çok çalışmalıyız.

Gelelim bir dizi öneriye… Öncelikle aramızda gençlerin olması gerektiğini dile getirmiştim. Hemen hepimiz kendimize asistan veya çırak seçelim ve bu toplantılara dinleyici olarak katılmalarını sağlayalım.

Moda tasarımı, çağdaş sanat ve mimari konusunu araştıralım. Müze ve ören yerlerimiz ve de bunların ekonomiye potansiyel katkıları konusunda bir araştırma yapalım.

Türk Mimarisinin geleceği konusunda neler yapılabilir, araştırmamız gerekir. İbn Haldun, yaklaşık dört yüz yıl önce yazdığı Mukaddime adlı eserinde devletin arzu etmediği fakat şehir ahalisinin rağbet gösterdiği hüner ve sanat devletin arzu ettiği hüner ve sanat derecesinde gelişmez, çünkü devlet büyük Pazar hükmünde olup, o pazardaki her mal ve eşya o nispette revaç bulur, çok defa bir ihtiyaç ve zaruret halini alır, tebaa bir hüner ve sanata rağbet ederse de, onların talep ve rağbeti genel mahiyette olmadığı için hüner ve sanatın kıymeti aşağı derece de olur derken, bize ne anlatmaya çalışıyordu?

Türk mutfağı ve dünyanın en geniş vejeteryan mutfağı olan ülkemiz mutfağı konusunda çalışmalar yapmamız ve dünyaya açılmamız gerekmektedir.

Doğru bildiğimiz yanlışlar üzerinde durarak kamuoyunun dikkatini çekip, gündemde yer alabilir miyiz?

Fatih Sultan Mehmed’in ve ardıllarının kendilerini Roma İmparatoru olarak kabul ettiklerini göz önüne alırsak, VI. Mehmed Vahideddin’i son Roma İmparatoru olarak değerlendirmek mümkün müdür?

Fırat Nehri’nin geçmişte doğu ile batının sınırı olarak kabul edildiğini göz önüne alarak, Avrupa sınırlarını daha iyi değerlendirmemiz gerekmez mi?

Noel Baba benzeri ama yalnızca çocuklara seslenen değil, tüm canlıları ve doğayı kucaklayan, Anadolu kaynaklı yeni bir figür yaratılabilir mi?

21 Mart (gündönümü) turizm sezonunun başlangıcı olarak bir kutlama tarihi olabilir mi, bu turizm sezonunu uzatır mı?

Uluslararası tanınmış ve kabul edilmiş yazarlara, ülkemiz kültür birikimi ile ilgili kitap, hikaye ve İstanbul öyküleri yazdırabilir miyiz?

Çok spekülatif ve kısa sürede gündemde yer almak için İslam’da resim yasağı var mıdır? sorusuna cevap aramamız gerekir mi?

İbn Haldun nasıl olur da şehirlerinizi büyük binalarla, heykellerle süsleyin diyebilir? İslam’da heykel yasağı var mıdır?

Her şeye rağmen bir başlangıç yapmak ve bunu sürdürmek gerekir. Bu konuda çalışmak ülkenin önde gelen insanlarının vazgeçilmez bir görevidir.

Çalışmak deyince aklıma Ernst Hirsch’in Tübitak Yayınları arasında çıkan bir kitabı geldi: Anılarım. Hepimizin, özellikle de gençlerin ve çocukların okuması gereken bir bölümü var bu kitabın: Çalışan Kazanır... 

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN