Kaptan Paşa Divanhânesi...
AnasayfaMedyaYayımlar ve Bildiriler

Kaptan Paşa Divanhânesi...

KAYDIRIN

< Geri dönün

KAPTAN PAŞA DİVANHÂNESİ

Turing, 414, İstanbul, Haziran 2023, s. 30-41.

Dionysios Byzantios, MS II. yüzyılda kaleme aldığı “Boğaziçi’nde Bir Gezinti” isimli kitabında Kasımpaşa bölgesi için “Khoiragreia” adını kullanır. Bölge adını domuz avından almaktadır. “Çünkü avcılar, yaban domuzları dağlardan indikleri zaman burada tuzağa düşürüp avlarlar.” demektedir. Byzantios’un anlatısına göre Haliç’in güneye bakan tüm kıyısı ormanlarla kaplıdır. Erken dönemlerde günümüz Kasımpaşa yerleşmesinin bulunduğu alan büyük oranda bataklıktır. Bir yandan Piyale Paşa Deresi diğer yandan Dolapdere’nin taşıdığı sular vadi tabanının büyük oranda bataklığa dönüşmesine yol açar.

Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde (1451-1481) tersane namına, Haliç’te daha sonra Kasımpaşa adını alacak olan semtin sahilinde birkaç gözden başka bir şey yoktur. 1478-1479 en geç 1490 yılına tarihlenen ve Düsseldorf Üniversitesi Kütüphanesinde bulunan bir Cristoforo Buondelmonti kopyasında Galata Surları’nın batısında beş adeti kıyıya çekilmiş, biri ise kıyıya yanaşmış altı adet kadırga görülmektedir.

Muhtemelen bu tarihlerde bölgede organize bir tersane yoktur. Sultan II. Bayezid Dönemi’nde de (1481-1512) bölgede önemli bir tersane faaliyetinden bahsedilmez. Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) Mısır’ı fethi sonrası Akdeniz’de devletin varlığını sürdürmek için güçlü bir donanmanın olması gerektiği anlaşılır. Yavuz Sultan Selim tarafından görevlendirilen Pirî Paşa, daha önceleri gemilerin barınmaları için yapılan gözlerin bulunduğu alanı genişleterek üstleri kapalı göz tabir edilen kızakları yaptırır.

Fransa Kralı tarafından antik metinleri bulmakla görevlendirilen Petrus Gyllius, 1544-1547 yılları arasında bulunduğu İstanbul’da, Dionysios Byzantios’un kitabını esas alarak şehri dolaşır ve kendi dönemindeki yerleşmelerin geçmişle olan bağlarını irdeler. Petrus Gyllius şehri dolaştığı dönemde “Krenides ve Kanopos” adı ile belirttiği bölgeyi, “En içteki girinti, bu koyun ortasına sokulmuş bir kama biçimindedir; Saray’ın üç sıralı kürekli kadırgaların karaya çekildiği bölmelere ayrılmış Tersane’nin bulunduğu 8 stadionluk (8 x 183 = 1.464 metrelik) alan boyunca genişler... Vadinin, Tersane’ye bitişik olan deniz tarafında, Kasımpaşa adı verilen kalabalık bir köy vardır. Köy, adını orada kurşun çatı örtülü, çeşitli mermerlerle kaplı geniş bir hamam yaptıran paşadan alır. Vadinin geri kalan bölümünde verimli bostanlar ekilidir. Düzlüğün orta bölümü boyunca, bazen susuz kalan bir dere akar. Derenin suyunun eskiden hiç kesilmediğini düşünüyorum, şimdi ise, bir bölümü ağzına kadar su dolu çok sayıda kuyu, bir bölümü suyolları ve depremler nedeniyle tükenmiş hâlde ve yazın sürekli akmıyor.” sözleri ile anlatır.


Divanhâne, eskiden divan kurulan dairelere verilen addır. Genel olarak, Osmanlı Devlet Teşkilatı içinde bir tane divanhâne olduğu ve isminin “Dîvân-ı Hümâyûn” olduğu bilinir. Kanûnî Sultan Süleyman Dönemi’nde (1520-1566) Veziriazam Damad İbrahim Paşa tarafından yaptırıldığını bildiğimiz bu yapı, hâlen varlığını sürdürmektedir. Dîvân-ı Hümâyûn, veziriazamın başkanlığında, kubbe vezirleri, kaptanıderya, Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ve defterdarları ile tevkii veya nişancıdan oluşmaktadır.

Kaptan paşaların diğer vezirlerden farklı olarak denize ait işler için hüküm yazmaya ve tuğra çekmeye yetkileri bulunmaktadır. Yani kaptan paşalar padişah adına ferman yazar ve tuğra çekebilirler. Bu nedenle tersanedeki makamlarına “Divanhâne” denilmekte olup padişahlar herhangi bir nedenle tersaneye geldikleri zaman bu yapıda otururlar. Kaptan-ı derya unvanının devam ettiği Nisan 1867 tarihine kadar bu uygulama devam eder.

XVII. yüzyılın ortalarına doğru Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nin Kasımpaşa bölümünde Tersane-i Âmire’nin vasıflarını, “… Göz tersane Süleyman Han yapısıdır. Baruthane Kulesi, yetmiş kaptan mahzenleri, kürekhâne, yedi adet kurşunlu mahzenler ve yeni divanhâne hepsi Süleyman Han’ın hayratıdır. San Pavla Zindanı, Cirit Meydanı Kasrı, Şahkulu Kapısı, Meyit İskelesi Kapısı hepsi Süleyman Han’ındır. Kaptan Paşa’ya 12 000 azebistan askeri, 150 enderun kaptanı, 150 bîrûn kaptanı adalarda, yetmiş sancak ve tuğ sahibi azebistan ağası, kırk sancak yerde halktan kürek çeken Azeb gelmesi Süleyman Han kanunudur. Her gece her bir göze birer bekçi ve San Pavla Zindanı’na 300 azeb nöbetçi tayin olunur. Tersane kaptanlarının otuz beşi tersane gözlerinde sabaha dek kol dolaşırlar ve otuz beş kaptanı da askerleriyle şehirde kol dolaşırlar, zira Süleyman Han asrında Galata Kulesi ve Tersane zindanlarında 31 000 esir var idi ki devamlı ayakları bağlı ve gönülleri hasta esirlerdi. Yakaları bekçilerin ve vardiyanların elinde, gözü yaşlı gönlü buruk esirlerdi. Mapushaneleri olan San Pavla Zindanı öyle bir şekilde yapılmıştı ki hiçbir şekilde insanın oradan kurtulması mümkün değildir. Zeyrek kuşu bile bu kafese girse uçması mümkün değildir zira yerin altı bile kat kat büyük mermer ve şimşirdir ki tünel kazmak da mümkün değildir.” sözleri ile anlatır.

İlk olarak tersane içinde bir divanhâne bulunduğundan bu vesile ile söz edilir. Buna karşın 1673-1684 yılları arasında kitabının üçüncü ve sonraki bölümlerini yazan Eremya Çelebi Kömürciyan, “Kaptan Paşa’nın oturduğu divanhâne de üç kubbelidir. Kasımpaşa semtindeki ambardan, eski Divanhâne’nin bulunduğu Meyit İskelesi’ne kadar sekiz kubbe göze çarpmaktadır.” demektedir (Evliya Çelebi’nin bu açıklaması bazı sorulara neden olmaktadır. Yeni Divanhâneden Meyit İskelesi’ne kadar kubbeli sekiz yapı mı vardır, yoksa Eski Divanhâne sekiz kubbeli bir yapı mıdır? Matthäus Merian’ın 1635 tarihli İstanbul panoramasında Meyit İskelesi civarında yedi kubbeli, deniz yönünde kurşun kaplı iki kulesi olan bir yapı ile hemen arkasında tek minareli bir cami görülmektedir. Oldukça geç tarihli bu gravürü daha iyi değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum). Bölgede bu tarife uygun tek yapı Matthäus Merian’ın 1635 tarihli İstanbul panoramasında görülen sekiz kubbeli binadır.

Pirî Reis’in biri Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde, diğeri Köprülü Kütüphanesinde, bir diğeri ise Berlin Devlet Kitaplığı’nda bulunan üç adet “Kitâb-ı Bahriyye” nüshalarında (TSMK, R. 1633, vr. 434a; Köprülü Kütüphanesi, 171 numaralı yazma; Berlin Devlet Kitaplığı, Diaz A. Foliant 57 numaralı yazma) “Eski Divanhâne” olarak belirtilen, Meyit İskelesi civarındaki yapının Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde mi yoksa daha sonraki bir tarihte mi yapıldığı, cevaplanması zor bir sorudur.

Zaman içinde teknolojik olarak eskiyen tersane yapılarının yenilenmesine paralel olarak, çok sayıda divanhâne binası yapılmış olmalıdır. Bahriye divanhâneleri hakkında bize yardımcı olacak bir bilgiyi Ayvansarâyî Hüseyin Efendi verir. Bölgede bulunan ve XX. yüzyılda yıkılan “Divânhâne Mescidi” için yaptığı açıklamada, “Bânîsi huld-âşiyân Sultan Mehmed Han’dır. Fi’l-asl Divânhâne âhar mahalde olarak, mescid-i mezbûrun etrafı hâlî idi. Cennet-mekân Sultan Süleyman Han-ı Gazi zemanında, hâlâ Tersane-i Amire olan mahal tertib olunup, kapudan paşa olanlara dahi divan mahalli lazım olduğundan, bu cami-i şerifin üç tarafını ihata ile bir saray-ı ali ve divanhâne-i kebir inşa ettirir.” demektedir. Günümüzde yok olan Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde yapıldığını bildiğimiz Divanhâne Mescidi’nin yaklaşık konumunu bildiğimize göre, ilk divanhânenin Meyit İskelesi civarında olduğu konusu nasıl açıklanabilir?

Matrakçı Nasuh’un 1537 tarihli İstanbul çiziminde Galata Surları’nın bitiminden Haliç’in içlerine doğru beş adet, dikdörtgen formunda, kiremit kaplı, beşik çatılı göz görülmektedir. Daha öteye doğru, yüksek duvarlarla sahilden ayrılan bir bahçe ve devamında deniz kıyısında tek katlı, büyük açıklıkları olan, kurşun kaplı çatısı olan bir yapı yer alır. Bu yapının kullanım amacı nedir? Kaptan paşalar için bir divanhâne mi yoksa saraya ait bir kasır mı? Matrakçı Nasuh çiziminde bölgede cami olarak değerlendirilecek bir yapı görülmemektedir. Ayvansarâyî Hüseyin Efendi’nin, Tersane-i Âmire’nin banisinin Yavuz Sultan Selim olduğunu ve H. 922 / 1516 tarihinde inşa edildiğini söylediği de göz ardı edilmemelidir.

Söz konusu kurşun örtülü yapı ise tersaneye oldukça uzaktır, bu nedenle divanhâne olarak değerlendirmenin mümkün olmadığını düşünmekteyiz. Bölgedeki divanhânenin varlığını gösteren en önemli çizili belge 1581 tarihli “Hünernâme”dir.

Günümüz Bahriye Nezareti binasının bulunduğu alanda, kiremit örtülü bir yapı ile hemen yanında tek şerefeli bir minare gözükmektedir. Mescidin etrafı tek katlı bir yapı ile çevrelenmiştir. Bu çizim büyük olasılıkla Ayvansarâyî Hüseyin Efendi’nin tarifine uyan yapıya ait bir görüntüdür. Bu takdirde ilk yapımından itibaren Kaptan Paşa Divanhânesi’nin aynı yerde olduğunu söylemek gerekir. Pirî Reis’in Berlin Devlet Kitaplığı’nda bulunan nüshasında da bu mescit (Divanhâne Mescidi) ve çevresindeki yapılar net olarak belirtilmiştir. Ancak her üç çizimde de Kasımpaşa ile Meyit İskelesi arasındaki günümüzde üç adet havuzun bulunduğu alandaki bir yapı için “Eski Divanhâne” açıklaması bulunmaktadır. Özellikle Berlin nüshasındaki çizimde görülen deniz kıyısında yer alan, beşik çatılı sağında bir kulenin görüldüğü yapının “Eski Divanhâne” olarak belirtilmesi ne anlama gelmektedir? Acaba Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde yapıldığı ileri sürülen Divanhâne Mescidi de burada bulunmakta olup daha sonra şimdiki yerine mi inşa edilmiştir?

Habsburg elçisine refakat eden bir sanatçının resmettiği yaklaşık 1590 tarihli panoramada, Galata Surları’ndan başlayıp kesintisiz olarak Tersane Bahçesi’ne kadar uzanan kıyı boyunca yer alan tersane gözlerinin Kasımpaşa’ya yakın bölümünün deniz kıyısında, tek katlı, çatısı kurşun kaplı yapının, diğer tüm çatıların kiremit örtülü olduğu göz önüne alınarak Divanhâne olarak değerlendirilmesi gerekir.

Daha önce aktardığımız Eremya Çelebi’nin “Divanhâne üç kubbelidir.” sözleri ile bağdaşmayan kırma çatılı bu bina muhtemelen ikinci divanhâne binası olmalıdır. Bu konuda Pirî Reis Haritaları bizi bir açmazla karşı karşıya bırakmaktadır. Rasim Ünlü, Pirî Reis Haritalarında belirtilen konumu esas alarak 1590’lı yıllarda çizilen bir Galata panoramasında Meyit İskelesi civarındaki kırma çatılı, hemen gerisinden Adalet Kulesi’ne benzer bir kulenin yükseldiği yapının Eski Divanhâne olduğunu söylemektedir. Ancak bu panoramada görülen yapının Eremya Çelebi’nin sözünü ettiği ve Matthäus Merian’ın çiziminde görülen kubbeli yapı ile bir benzerliği yoktur.

İkinci Divanhâne’nin Kanûnî Sultan Süleyman Dönemi’nde yapıldığı anlaşılmaktadır. Yeni yapılan divanhânede, kaptan paşalar deniz ile ilgili tüm değerlendirme, toplantı ve faaliyetleri yapmakta, ilk divanhânede ise tersane-i amire kethüdası oturmaktadır. 1721 yılına kadar çeşitli tamirlerle varlığını sürdüren bu divanhânenin Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde mi yoksa Kanûnî Sultan Süleyman Dönemi’nde mi yapıldığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. İkinci divanhânenin en net görünüşü Philipp Ferdinand von Gudenus’un 1740 tarihli İstanbul panoramasında karşımıza çıkmaktadır. Kurşun çatılı, tek minareli Divanhâne Mescidi’ni saran ve ortasından bir çatı feneri yükselen tek katlı yapı günümüzdeki yapının bulunduğu alanda yer almaktadır.

Sultan III. Ahmed Dönemi’nde (1703-1730) eskiyen divanhâne yerine Kaptan-ı derya Canım Hoca eliyle H. 1135 / 1722-1723 tarihinde yeni bir divanhâne inşa ettirir. İkinci divanhâne ile aynı yerde inşa edilen bu divanhâne daha önceki yapıya nazaran daha büyüktür. Antonie Ignace Melling’in 1700’lü yılların sonuna doğru çizdiği gravürde tüm görkemi ile görülen yapının buruna doğru olan bölümü tek katlı, daha geriye olan bölümü ise iki katlıdır.

Divanhânenin tam ortasından yükselen minare, Divanhâne Mescidi’ni işaret etmektedir. Hepsi tepe pencereli olan yapıların, pencerelerinde kepenkler görülmektedir. Üçüncü kez yapılan bu divanhâneye ait günümüze erişen bir başka görüntüye şimdilik rastlamak mümkün olmadı. Sultan III. Ahmed Dönemi’nde yapıldığını bildiğimiz pek çok benzer yapı bulunmaktadır. Anlaşılan Padişah, kaptan paşa için de İstanbul’un çeşitli semtlerinde yaptığı köşk ve kasırlara benzer bir yapı yapılmasını istemiştir. Birbirinden farklı girişleri olan bu yapıların içeriden birbiriyle bağlantılı olup olmadığı anlaşılamamaktadır. Görmekte olduğumuz tepe pencereleri yapının iç mekânlarının kalem işi süslemeler ile donatılmış olduğunu düşünmemize neden olmaktadır. Alt kat pencerelerinin kepenklerinin enteresan bir açılışı vardır. Bir benzerine çok daha sonraları, 1880-1895 yılları arasında inşa edildiğini düşündüğümüz Bağlarbaşı Abdülmecid Efendi Köşkü’nde rastladığımız bu tür kepenklerin döneminin genel çözümü olduğunu anlamaktayız. Bu divanhânenin uzaktan bir görünüşüne Henry Aston Barker’ın 24 Ocak-6 Haziran 1800 tarihleri arasında çizildiğini bildiğimiz 360 derecelik İstanbul panaromasında yer verilmiştir.

Rasim Ünlü, Ali Haydar Emir Alpagut’dan naklen dördüncü divanhânenin 1818-1819 tarihinde kaptan-ı deryalık makamına getirilen Çengelköylü Abdullah Paşa Dönemi’nde yapıldığını belirtir. Kirkor, Komyanoz, Nikoli ve Marki kalfalardan oluşturulan bir heyetin yapımına karar verdiği divanhânenin hemen yanında Kethüda Bey Dairesi’nin eski yerine yani divanhâneye bitişik olarak yapıldığını belirtir. Dördüncü Divanhâne’nin çok sayıda görseli olduğu gibi bir adet de Claude-Marie Ferrier tarafından çekilmiş fotoğrafı bulunmaktadır.

Kasımpaşa Koyu’na bakan ana girişinde altı adet iki kat yüksekliğinde kolonun taşıdığı üçgen bir alınlığın bulunduğu yapı, girişe göre simetriktir. Benzer çizimlerden söz konusu üçgen alınlıklı girişin Haliç yönünde de tekrarlandığı anlaşılmaktadır.

1820’li yıllarda İngiltere’nin İstanbul Konsolosluğunda başrahip olarak görev yapan Robert Walsh bu divanhâneyi: “Suyun kenarında direkler üstünde Divanhâne, yani Bahriye Nezareti’nin zarif binası görülüyor. Türklerin çok iftihar ettiği Şark mimari tarzının aydınlık ve havadar bir örneği. Bina gayet maharetli iki Rum usta tarafından inşa edilmiş... Yanında saltanat kayıklarının bulunduğu Kayıkhane ve biraz ilerde kalyoncuların yani bahriyelilerin kışlası var.” sözleri ile anlatır.

Dördüncü Divanhâne’nin ömrü uzun olmaz, muhtemelen ahşap olduğu için güvenli ve yeterli bulunmaz. Bu kez kâgir bir divanhâne, yeni düzenlenen Bahriye Teşkilatı için bir nezaret binası yapılmasına karar verilir. 28 Haziran (10 Temmuz) 1864 günü temeli atılan bu divanhânenin mimarının Sarkis Balyan olduğu bilinmektedir. 1868 yılında tamamlanan bu yapı, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı süresince Bahriye Nezareti binası olarak kullanılacaktır.

Zeminden yükseltilen ve dört bir yanından girişi olan bu yapının ortasında kare formunda bir avlu bulunmaktadır. Yapının esas girişinin Haliç’e bakan yüzünde olduğu anlaşılmaktadır. Diğer girişler ise binada çalışanlar tarafından kullanılmaktadır. Avlunun çevresine yerleştirilen çok sayıdaki odaların çeşitli amaçlarla kullanıldığı 9 Temmuz 1910 tarihli bir çizimde görülmektedir. Yapının üst katının iç avluya bakan bölümünde ayaklar üzerine oturan bir sirkülasyon alanı bulunmaktadır. Üst katta Haliç’e bakan bölümündeki odaların Hünkâr Dairesi olarak kullanıldığı yazılıdır.

Çizili belgeler ve fotoğrafların yanı sıra erken tarihli haritalarda da “Kaptan Paşa Divanhânesi” kendine yer bulmuştur.

Beşinci Divanhâne, tarihimizde önemli kararların alındığı uluslararası bir konferansa da ev sahipliği yapar. Balkanlarda özellikle Sırbistan ve Karadağ bölgelerinde Osmanlı kuvvetlerinin başarılar kazanması üzerine Çarlık Rusyası’nın tedirgin olacağını ileri süren İngiltere’nin önerisi üzerine 23 Aralık 1876-20 Ocak 1877 tarihleri arasında toplanan bu konferans “Tersane Konferansı” veya “İstanbul Konferansı” adıyla bilinmektedir. Rusya, İngiltere, Avusturya, Fransa, İtalya, Almanya ve Osmanlı Devleti’nin katıldığı bu konferansın başlangıç gününde Sultan II. Abdülhamid tarafından I. Meşrutiyet ilan edilir. Bundan böyle Osmanlı Devleti meşruti hükûmetler arasına girmiştir. Batılı devletlerin bu konferans sırasındaki ağır talepleri Osmanlı Devleti tarafından reddedilir. Osmanlı Heyeti Başkanı ve Hariciye Nâzırı Safvet Paşa tarafından sebepleriyle birlikte delegelere tebliği edilen ret gerekçeleri hoş karşılanmaz ve konferans son bulur. Üç ay sonra Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder. Bu savaş sonrası Yeşilköy’e kadar ilerleyen Rus orduları Balkanların büyük bir bölümü üzerinde Osmanlı hâkimiyetinin kaybedilmesine neden olur.

Beşinci Divanhâne (Bahriye Nezareti) binasındaki ikinci konferans ise 19 Mayıs 1924-5 Haziran 1924 tarihleri arasında Musul sorununu görüşmek üzere İngiltere ile yapılır. Türk Heyeti’ne TBMM Reisi ve İstanbul Milletvekili Fethi Okyar’ın, İngiliz Heyeti’ne Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox’un başkanlık yaptığı görüşmeler herhangi bir çözüm üretmeden son bulur.

Tersane Divanhânesi, Dîvân-ı Hümâyûn’un yanı sıra deniz hukuku ile ilgili davaların görüldüğü önemli bir kurumdur. Kaptan-ı deryanın başkanlık ettiği bu Divanhâne’nin kültür ve deniz tarihimiz için de önemli bir yeri bulunmakta olup dünyada var olan en eski deniz hukuku yapılarından biri olması ve beş yüz yılı aşkın süre önce bölgede kurulması açısından önemlidir. Cumhuriyet’imizin ilanı sonrası bir dönem İstanbul Bahriye Kumandanlığının (1922-1928) kullanımına tahsis edilen, daha sonra Deniz Kuvvetleri ile ilgili çeşitli birimlerin kullanımına verilen yapı günümüzde uzun zamandır süren bir restorasyon süreci geçirmektedir.

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN