İstanbul’un İsimleri...
AnasayfaMedyaKöşe Yazıları

İstanbul’un İsimleri...

KAYDIRIN

< Geri dönün

İSTANBUL'UN İSİMLERİ 

Milliyet Gazetesi, 8 Ağustos 2021, s. 6.

Tarihi Paleotik Çağ’a kadar uzanan İstanbul birçok kültüre evsahipliği yapmış, zaman içinde Lygos, Byzantion, Antoneinia, Nea Rome, Konstantinopolis, Kostantinniye, İstanbul isimlerini almıştır...”

Bu eski isimler şehrin muhtelif noktalarına yazılmalı, İstanbul gibi dünyada bir benzeri olmayan şehirde yaşayanlar ve ülkemiz insanı bu zenginlikle , nelere malik olduğunun farkına varmalıdır...”

Öncelikle bilmemiz gereken; gerçek İstanbullular için, İstanbul isminin kapsadığı alanın günümüz Fatih ilçesi, yani sur içi ile sınırlı olduğudur. Geçmişte İstanbul veya şehir denince bu alan anlaşılırdı.

Günümüzde, Tekirdağ’dan Kocaeli’ne kadar uzanan İstanbul ili ile geçmişin İstanbul’u farklı alanlardır ve birbirleriyle karıştırmamak gerekir.

Fatih Sultan Mehmed’in şehri fethetmesiyle birlikte şehir; Dersaadet ve Bilâd-ı Selâse olarak dört ayrı bölgeye ayrılır. Dersaadet, Medine-i Üsküdar, Mahruse-i Galata ve Havassı Refia yani Yüksek Haslar denilen Eyüp Sultan bölgesidir.

Eski zamanları

İstanbul içinde ve yakın çevresinde yapılan kazılarda Paleotik Çağ’a tarihlenen çok sayıda buluntu ortaya çıkmıştır. Yarımburgaz Mağarası’nda bulunan Orta Paleotik Çağ’a ait buluntular, Fikirtepe ve Kurbağalıdere kıyılarında yapılan kazılarda ortaya çıkan Kalkolitik döneme ait çok sayıda çanak çömlek, Kalkolitik kültürün Marmara çevresinde yaygın olduğunu gösteren buluntulardır.
MÖ. bininci yıldan başlayarak Traklar, Frigler ve Bitinyalılar, Boğaz’ın her iki yakasına yeni yerleşme alanları kurarlar. İstanbul ve yakın çevresi gerek balıkçılık gerekse av hayvanlarının bolluğu nedeniyle çok erken dönemlerden itibaren insan topluluklarının yaşam ve kültürlerine yuva olmuş büyüleyici bir doğal alandır. Elbette, böyle verimli bir alanın uzun süre boş kalması, Megaralı Grekler yerleşinceye kadar iskân edilmemiş olması düşünülemez.

Kentin eski ahalisi

İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan demiryolunun yapımı sırasında (1871) ortaya çıkan büyük temel kalıntıları bu alanda surlarla çevrili bir yerleşme olduğunu teyit etmektedir. Yaşlı Plinius, Byzantion’un kurulmasından önce Haliç’in hemen girişinde, büyük olasılıkla Traklara ait Lygos isimli küçük bir iskân alanı olduğunu bildirmektedir. 1945-1950 yılları arasında Sarayburnu çevresinde Muzaffer Ramazanoğlu yönetiminde yapılan kazılarda MÖ. XIII-VIII. yüzyıllara ait Frig keramiklerine rastlanmıştır. Dionysios Byzantios, MS. II. yüzyıla tarihlenen kitabında Haliç’in girişinde bulunan Athena Ekbesia Tapınağı’ndan söz ederken; “Koloni kurucuları tam burada karaya çıkmış ve tıpkı vatanları için çarpışanlar gibi savaşmışlardı” demektedir. Boş bir alana çıkan insanlar niçin ve kiminle savaşırlar, anlaşılan Megaralı Helenlerin çıktığı alanda yaşayan insanlar vardır ve bu istilaya karşı savaşmışlardır. Zaman içinde, Helen mitolojisi ve efsanesi içinde eritilen bu insanlar muhtemelen Trak kökenli ahalidir.

Helence değil, Luwice

Bilge Umar, Lygos sözcüğünün aslının Luwi dilinde ışık, pırıltı anlamına gelen “Lu” kelimesinden türetildiğini, onun ardılı olan Lykia dilinde, Latince “Lux-ışık” sözcüğüyle benzerlik içerdiğini, güneş pırıltısının en güzel olduğu Altın Boynuz / Haliç yakınındaki Bayrampaşa Deresi’nin ilkçağdaki adının Lykos olduğunu söylemektedir. Muhtemelen Megaralı Helenlerin yerleşmesinden önce yarımadanın ucundaki yerleşme için de Lygos ismi kullanılmaktadır.

MÖ. 660 dolaylarında kolonicilerin yeni bir yerleşme oluşturmaları sonrası oluşan şehrin adının ise Byzantion olduğunu bilmekteyiz. Çoğunlukla Byzantion isminin bir Helen ismi olduğu düşünülürse de son dönemdeki çalışmalar bu ismin de Luwi kökenli olduğunu göstermektedir. Bu isim Buzanda (Helen yazımında Byzanta) sözcüğüne Helen dilinde “yeri” anlamına gelen “-ion” takısı eklemekle türetilmiş olmalıdır.

Roma hakimiyeti

Önceleri özgür daha sonraları ise Roma İmparatorluğu’na bağlı olarak varlığını sürdüren bu yerleşme, Septimus Severus tarafından MS. 193-196 yılları arasında iki buçuk yıl süren bir kuşatma sonrası ele geçirilir, büyük oranda tahrip edilir ve yeniden yapımı sağlanır. Bu arada şehrin adı da değişecek ve oğlu Caracalla’ya atfen Antoneinia/Augusta Antonina olacaktır.

324’te Konstantinus’un, Licinius’u önce Edirne, daha sonra günümüz Kadıköy yakınlarında yenmesini takiben Byzantion-Antoneinia’nın Roma’nın başkenti olmasına karar verilir. Hızla başlayan inşaat çalışmaları sonrası 11 Mayıs 330 sonrası şehir Roma İmparatorluğunun başkenti olarak ilan edilir, bundan böyle yeni adı; Nea Rome/Yeni Roma olacaktır. Nea Rome adı çok sık kullanılmaz onun yerine şehir yeni kurucusuna atfen yüzyıllar boyunca “Konstantinopolis- Konstantin Şehri” olarak bilinir. İslamiyet sonrası Araplar ve onlardan atfen bizde uzun bir dönem Kostantiniyye ismini kullanırız.

İtalyan tacirlerin rolü

Dönemin Arap coğrafyacıları İbn Hurdazbih, Ya’kûbî, İbn Havkal, İstahrî, Mes’ûdî yaşadığımız şehirden “Halîci Kostantiniyye” olarak söz ederler. Yâkût Hamevî (1179-1229) ve Ebu’l Fidâ (1273-1331) ise “İstanbûl” adını kullanırlar. Daha sonraları 1332 tarihinde şehirde bulunan İbn Battûta “Astanbûl denen kısım, nehrin doğu yakasıdır. Hükümdarla devlet erkanı burada oturuyor, nüfusun büyük bölümü de buraya yerleşmiştir” demekte. Anlaşılacağı üzere İstanbul kelimesinin kullanılmaya başlanmasının tarihi, fetihten çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bir görüşe göre İstanbul kelimesinin yaygınlaşmasında İtalyan tacirlerin önemli katkıları bulunmaktadır.

İslâmbol

Evliya Çelebi biraz da latifeyle şehrin isminin İslâmbol olduğunu belirtirse de, bu ismin hemen hiçbir dönemde kullanılmadığı bilinmektedir. Mütercim Âsım Efendi (1755- “Kâmûsu’l-Muhît” tercümesinde şehrin ismini “Kustantiniyyet” olarak belirtir ve IV. Sultan Mehmed (1648-1687) dönemine kadar tek “y” ile yazılırken daha sonraki dönemlerde çift “y” ile yazıldığını açıklar. Bu arada şehrin adının Lisân-ı Rûmî’de “Buzantiya” olarak söylendiğinden de bahseder.

Resmi yazışmalarda zaman zaman Dâr-ül Hilâfe, Dâr-ül Saltana, Der Aliyye, Der Saadet, Âsitane, Dâr-ül Mülk, Beldet-üt Tayyibe, Payitaht-ı Saltanat, Südde-i Saltanat, Dergâh-ı Selâtin, Kostantiniyye isimlerinin de kullanıldığı görülmektedir.

Bu şehir zengindir

Bin yıllar boyu çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmış olan bu coğrafyada kurulan bir şehrin zaman içinde çok çeşitli isimlerle anılması bir zenginliktir. İstanbul gibi dünyada bir benzeri olmayan bu şehirde yaşayanlar ve ülkemiz insanı bu zenginlikle ve nelere malik olduğunun farkına varmalıdır. Çoğu kez belirttiğim gibi önce biz bu zenginliğin farkına varmalıyız ki, bizim dışımızdaki insanlara bu zenginliğimizi anlatabilelim. Bir öneri olarak havaalanına ve şehrin muhtelif noktalarına LYGOS-BYZANTİON-ANTONEİNİA-NEA ROME-KONSTANTİNOPOLİS-KOSTANTİNNİYE-İSTANBUL yazılmasını öneririm. Böylelikle, yaşayanların da şehrin binlerce yıllık geçmişinden haberdar olmasını sağlamış oluruz. Diğer yandan ise ülkemizi ziyaret edenler gerçekten nereye geldiklerinin farkına varırlar. Bu görüşüme karşı çıkacakların, önce İbn Haldun’a kulak vermelerini tavsiye ederim.

Evliya Çelebi’nin anlatımı

Evliya Çelebi, İstanbul’un çeşitli dillerdeki isimlerini şöyle belirtir.
İstanbul Kalesi’nin ilk ismi Latin dilinde Makedonya’dır. Sonra Yanko yaptığı için Süryanî dilinde Yankoviçe dediler. Sonra İskender yaptığı için İbrî dilinde Aleksandıra dediler. Bir zamanlar Sırpça Pozanta dediler. Bir zaman Yahudi dilinde Vejendoniya dediler. Frenk dilinde Yağfuriye dediler. Dokuzuncu kere Kostantin yaptığı için Yunan dilinde Poznatyam ve Kostantiniyye dediler. Nemse dilinde Kostantinopol derler. Moskov dilinde Tekuriye derler. Afrika dilinde Grandorya, Macarca’da Vezendonvar, Leh dilinde Kanatorya, Çek dilinde Aliyana, İsveç dilinde Herakliyan, Felemenk dilinde İstinfanya, Fransızca’da İgrandona, Portekiz dilinde Kostiyya, Arapça’da Kostantiniyye-i Kübrâ, Acem dilinde Kayser-zemin, Hind dilinde Taht-ı Rum, Moğol dilinde Çakdurkan, Tatar dilinde Sakâlib, Osmanlılarda İslâmbol derler. Gulgule-i Rum adıyla meşhur olmuştur”.

Acaba yeryüzünde var olan kaç şehir bunca isme sahiptir. Bu zenginliğin ne zaman farkına varıp, gerekli övüncü yaşayacağız. Sanırım bin yıllar boyunca zaman zaman olduğu gibi bu şehre bir kere daha taşra kültürü egemen oldu, ne zaman ki bu yeni taşralılarda İstanbullu olur, o zaman yeni bir yaşam ortaya çıkacak ve İstanbul bir kere daha hak ettiği kültür düzeyine erişecektir.

Yıktırma, eskisi gibi bırak

İbn Haldun, “Mukaddime” isimli eserinde; Halife Harun Reşid’in İran’da önceki dönemlerden kalan bazı yapıları yıktırmayı kararlaştırdığında, bir nedenle hapsetmiş olduğu Yahya bin Halid’in fikrini almak için hapishaneye bir adam gönderdiğini anlatır. Yahya: “Ey müminlerin emiri! Yıktırma, eskisi gibi, bulunduğu halde bırak ki, bu eserleri görenler, senin atalarının, bu gibi muhteşem abideleri yapan kavmin elinden devletlerini çekip almak kudretinde olduğunu görsünler” cevabını verir. Bin yıllar boyunca çeşitli isimlerle anılan bu şehri, eski dönemlerdeki isimleriyle anmak da bunun gibidir. Bu isimleri kullanmak acziyet ifadesi değil, iftihar vesilesi olmalıdır. Lygos, Byzantion, Antoneinia, Konstantinopolis, Kostantiniyye ve İstanbul hepsi de bizim malik olduğumuz ve sonsuza kadar malik olacağımız şehri ifade etmekte ve onu fethetmekle sahip olduğumuz gücü yansıtmaktadır...

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN