Bâb-ı Hümâyun...
AnasayfaMedyaKöşe Yazıları

Bâb-ı Hümâyun...

KAYDIRIN

< Geri dönün

BÂB-I HÜMÂYUN 

Milliyet Gazetesi, 29 Ekim 2022, s. 6.

İçinde yaşadığımız bu güzelim şehrin görmezden gelinen yapılarından birisi de içinde Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzeleri gibi çok sayıda önemli yapıyı ardında barındıran Sur-u Sultâni’nin ana giriş kapısı olan Bâb-ı Hümâyun’dur. Üzerinde bulunan kitabeden 1454-1478 yılları arasında yapıldığı bilinen bu kapı, bir dönem görkemiyle hemen herkesi etki altında bırakan bir binadır. Bâb-ı Hümâyun üzerinde yer alan ve hattat Ali b. Yahyâ es-Sûfî imzasını taşıyan altın varaklı kitabe bu kapının bir güç simgesi olduğunu açıkça vurgular;

“Allah’ın inayeti ve izniyle, iki kıtanın sultanı ve iki denizin hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, iki ufukta Allah’ın gözdesi, yer ve su küresinin hükümdarı, Kostantiniyye kalesinin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Tanrı mülkünü ebedî kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın. Ebul’l-feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında, bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir.”

Ramazan 883 / Kasım-Aralık 1478

Bu kitabe üzerinde yer alan Hicr Sûresi’nin 45-48 ayetleri; “Şeytana uymaktan sakınanlar ise cennetlerde, pınar başındadırlar. Oraya ‘Esen ve güven içinde selamla girin’ denir. Onların gönlünde olan kini çıkarmışızdır, hepsi de kardeşler olarak karşılıklı köşkler üzerinde otururlar. Onlar orada hiçbir yorgunluk hissetmezler, oradan çıkarılacak değillerdir.” Dr. Gülru Necipoğlu, “Topkapı Sarayı” isimli kitabında bu sözleri, “Başka metinlerde de rastlanan bir göndermeyi, Bâb-ı Hümâyun’la cennetin kapıları ve Saray-ı Hümâyun’la cennet bahçeleri arasındaki ilişkiyi vurgulamak üzere seçilmiş olmalıdır.” diye yorumlamaktadır. XV. yüzyıl sonu ile XVI. yüzyılın başlarında İstanbul’a gelen Laonikos Chalkokondyles ve Teodoro Spandoni isimli gezginler Bâb-ı Hümâyun’un üzerinde ahşap bir galeri bulunduğunu, üstünün kurşun kaplı olduğunu belirtirler. Kapının ilgi çeken bir diğer yönü ise girişin duvarlarına kılıç, tüfek, ok ve yay gibi silahların asılı olduğudur. Askerlerin ve ziyaretçilerin güven içinde sarayda silahsız gezdiklerinin kapıdan girenler tarafından hissedilmesi için bu silahların asıldığı söylenmektedir.

XVII. yüzyıl tarihçilerinden Hezârfen Hüseyin Efendi ve François de la Croix, Fatih döneminde yapılan revaklı köşkün, varisi olmayan Müslümanların mallarını koymak için bir tür hazineye çevrildikten sonra etrafının kapatıldığını söylerler. Kanûnî Sultan Süleyman dönemi sadrazamlarından Lütfi Paşa (1539-1541) Bâb-ı Hümâyun’da yedi sene süreyle varisi olmayanların mirasının bekletilmesi geleneğini kendisinin başlattığını belirtse de bu mekânın Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminden itibaren hazine olarak kullanıldığına dair bilgiler bulunmaktadır.

Bâb-ı Hümâyun’un ilk yapılışından itibaren hazine olarak kullanılmış olabileceği de düşünülmektedir. XVI. yüzyılın başlarına ait bir belgede maliye görevlilerinin ve hazine kâtiplerinin üst kattaki mekânda oturup devlet gelirlerini topladıklarına dair kayıtlar bulunmaktadır. Sefer dönemlerinde ikinci avludaki divanın kapalı olduğu zamanlarda buranın divanhane olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki “Ali Paşa Vekayinâmesi” isimli yazmada bulunan bir minyatürde, XVI. yüzyılın başlarında Bâb-ı Hümâyun’un üst katının bir sıra kubbeyle örtülü olduğu ve kubbe kasnaklarında bazı bezemelerin yer aldığı görülmektedir. Bâb-ı Hümâyun, Arz Odası’nda sultanla karşılaşmadan önce geçilmesi gereken üç adet ana protokol kapısının birincisidir. Bu kapı, dış dünyadan gizemli bir dünyaya geçişi sağlayacak şekilde tasarlanmış özel anlam yüklenen oldukça önemli yapıdır. Fatih Sultan Mehmed’in bu düzenlemesi ne yazık ki kendinden sonra tahta oturanlar tarafından yeteri kadar anlaşılamamıştır. Teodoro Spandoni, Sultan II. Bayezid’ın (1481-1512) saltanatından başlayarak, birinci avlunun halka açık hâle gelmeye başladığını söylemektedir; “Adı geçen birinci kapıda eskiden muhafızlar olurdu ama şimdi buraya herkes at sırtında giriyor.” Bir cihan imparatorluğu kurucusu olarak Fatih Sultan Mehmed’in ortaya koyduğu vizyonun tekrarı ne yazık ki yoktur. Ondan sonra gelen padişahlar her ne kadar büyük fetihler yapsalar da gerek saray hayatının görkemi gerekse ileriyi görüş açısından Fatih Sultan Mehmed’in atılımlarına ve gelecek vizyonuna sahip olamamışlardır.

Bâb-ı Hümâyun daha sonraki dönemlerde şekil değiştirir, kurşun kaplı beşik çatıyla örtülü üst katı yıkılır. Melling’in gravürlerinde ve Fossati’nin çizimlerinde özellikle net olarak görülen dışa dönük görkemli cephesi bu yapının bir dönemini aksettirmesi açısından dikkat çekicidir.

Günümüzde kapı kemeri üzerinde yer alan Sultan II. Mahmud (1808-1839) tuğrası, XIX. yüzyıl başlarında giriş kapısında bazı değişiklikler yapıldığına işaret eder. Ancak asıl büyük değişiklik Sultan Abdülaziz (1861-1876) döneminde üst katın yanması üzerine yapılır. Bundan böyle Bâb-ı Hümâyun’un üst katı kaldırılarak burası teras haline getirilir ve etrafına konsol şeklinde bir saçak silmesi yapılarak terasın etrafına çepeçevre şebekeli korkuluklar takılır. Kapı üzerindeki tamir kitabelerinden bu onarımların H. 1284-1285 / 1868-1869 yılları arasında yapıldığı anlaşılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul işgal edildiğinde Fransız askeri kuvvetleri buradaki odalara Senegalli askerleri yerleştirir, işgal sonrası bu askerlerin yapıyı terk etmeleri sırasında yangın çıktığından da söz edilir.

1950 yılında Müzeler Genel Müdürlüğü’nce Bâb-ı Hümâyun’da restorasyon çalışmaları yapılır. Bu onarım sırasında kapının çürüyen taşları değiştirilir ve terasa takılan şebekeli korkuluklar kaldırılır. Bu dönemde kapının üst katının tekrar ihyası düşünülse de ne yazık ki bu düşünce hayata geçirilemez.

Bâb-ı Hümâyun, gerçekten bir dönem yaydığı ışık ve güçle tüm dünyanın dikkatini çeken Saray-ı Hümâyun’un ana girişini oluşturmaktadır. Özellikle geçmiş dönemlerde yapılan gravür ve resimlerde ne kadar görkemli bir kapı olduğu görülmektedir. 16,5 x 39,5 metre ebadında dikdörtgen bir forma, konumu itibariyle geniş bir manzaraya sahip olan yaklaşık 650 metrekare kapalı alana sahip olan üst katın eldeki mevcut belgeler ışığında niçin yeniden yapılmadığı, nerede ise altı yüz yıla varan bir geçmişi olan kapı kitabesinin günümüz Türkçesiyle birlikte birkaç dilde tercümesi yapılıp görünen bir yere asılmadığını sormak gerekir. Topkapı Sarayı bizim ahfadımız tarafından yapılan yapılar topluluğudur, bu değerin farkına varmak için acaba neyi ve kimi bekliyoruz?

Tüm dünya ülkelerinin, özellikle de kültür turizmine ağırlık veren devletlerin malik oldukları benzer yapıları yeniledikleri, geçmişe ait belgeler ışığında gelir getirici olarak kullanıma açtıkları bir dönemde bu ve benzeri yapılarımızı yenilememiz ve onlara yeniden hayat vermemiz gerekir. Bu konuda ne bilgi ne de uygulama eksikliğimiz var. Haset duygumuzun yanı sıra, “En iyisi hiçbir şey yapmamak, eğer bir şeyler yaparsam eleştirilirim!” düşüncesi önümüzü tıkamakta ve atılım yapmamıza mâni olmaktadır. Dilerim gelecekte bu gibi konularda çözüm üreten, radikal atılımlara cesaret eden yöneticilere sahip oluruz. Halil Rıfat Paşa bir konuşmasında, “Ulaşamadığın yer senin değildir.” der. Aynı şekilde, “Farkına varmadığımız, içeriğini anlamadığımız ve yaşama dahil etmediğimiz hemen her şeyin bizim olmadığının artık farkına varmamız gerekir.”

“Yeni düşünceler ve eylemler gerçekleştirmek için bilgi ve cesarete gerek vardır.”

Yenilem Proje Danışmanlık Ticaret A.Ş. © 2024. Her Hakkı Saklıdır. Site: İkipixel

TAKİP EDİN