Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Köşe Yazıları

KÖRLER ÜLKESİ ÜZERİNE

 

Milattan önce 675 tarihinde Antik Grek şehri sakinleri Megaralılar, giderek artan nüfuslarının barınması ve ticaret yolları üzerinde egemenlik sağlamak amacıyla diğer Grek şehirlerine benzer şekilde deniz aşırı koloniler kurmaya başlarlar.

 

Bu nedenle Delphoi Tapınağı’nı ziyaret eden Megaralı Byzas, kâhinin önerdiği şekilde “Körler Ülkesi”nin karşısına yerleşmek üzere yola çıkar. Antik dönem yazarları Thukydides, Plinius, Strabon, Pomponius Mela, daha sonraları Hesykhios bu söylenceyi yazdıkları kitaplarda kullanırlar. Söylenceye göre Boğaziçi’ne gelen Byzas İstanbul’un özellikle de Sarayburnu bölgesinin denize olan hakimiyetini görünce, kendilerinden kısa süre önce Khalkedon bölgesine yerleşen Megaralıları seçtikleri bölgeden dolayı körlükle suçlar. Hâlbuki bu sözün Megaralılar’ın Sarayburnu bölgesine yerleşmesinden yaklaşık yüz elli yıl sonra şehri hakimiyeti altına alan I. Darius’un komutanlarından Megabazos tarafından söylendiği bilinmektedir.

 

Heredotos’a göre Megabazos, Byzantion’da bulunduğu dönemde Khalkedonlular’ın, şehirlerini Byzantion’dan on yedi sene önce kurmuş olduklarını öğrenir. Bunun üzerine Khalkedonlular’ın o zamanlar kör olması gerektiğini söyler; “... gözleri olsaydı, ellerinin altında bu kadar güzel bir yer dururken gidip o kadar da güzel olmayan bir yeri seçmezlerdi...

 

Binlerce yıl içinde söylenceler değişir, insanlar kulaktan duyma sözleri kendi düşünceleri ve gelecek oluşturma niyetleri doğrultusunda değiştirirler. Plinius, Byzantion öncesi aynı yerde bulunan ve Lygos ismiyle anılan bir yerleşmeden söz eder. Lygos adını taşıyan bu yerleşme, İstanbul Boğazı’nın batı kıyısında olup, kuzeyinde Haliç, güneyinde Marmara Denizi olan Sarayburnu (Bosphoros Akra) üzerinde kurulmuştur. Sarayburnu ve çevresinde yapılan araştırmalarda bölgenin MÖ. II. binli yıllardan itibaren iskân edildiğini göstermektedir. Son dönemde gün ışığına çıkan Neolitik Yenikapı yerleşmesi Bayrampaşa Deresi, antik dönemdeki adıyla Lykos Deresi; Beşiktaş iskanı Ihlamurdere; Fikirtepe yerleşmesi ise Kurbağalıdere kıyılarına yapılır. Her ne kadar günümüze kadar yeteri kadar araştırma yapılmasa da zaman zaman Göksu Deresi’nin içlerine doğru Dudullu yamaçlarında prehistorik dönem yerleşmelerine ait kalıntılar bulunmaktadır. Yoğun iskân katları altında kalan Çavuş Dere, Bülbül Deresi, Büyükdere gibi benzer derelerin bulunduğu vadi alanlarında da erken dönem yerleşmelerine ait izler varsa da yoğun yapılaşma nedeniyle artık bunlara ulaşmak mümkün değildir.

 

Yüz yıllardır İstanbul’un iskân tarihinin Megaralı Grekler’in Sarayburnu’na yerleşmesiyle başladığına dair olan söylencelere son vermek için çalışmamız gerekiyor. İçinde yaşadığımız ve bize ait olması ile iftihar ettiğimiz bu şehrin geçmiş dönemlerine ait bilgilerini görmezden gelmek, nerede yaşadığımızı merak etmemek affedilecek bir konu değildir. İstanbul’u dünyaca tanınan bir destinasyon merkezi yapmak isteyenler önce bu şehrin nelere malik olduğunun farkına varmalıdır.

 

Son dönemlerde yapılan araştırmalarda Byzas adının Helence bir isim olmadığı, Luwi dilinden devşirilen bir kelime olduğundan söz edilmektedir. Mitoloji’ye göre de Byzas; Posiedon ile Keroissa’nın oğlu olup, annesi de Io ile Zeus’un kızıdır. Daha sonraları Byzantion olarak adlandırılacak olan şehrin pek de uzağında olmayan bir yerde doğar. Daha sonra, kendisine atfen Byzantion adını alacak olan şehri kurar ve Poseidon ile Apollon’un yardımıyla tahkim eder. Eğer bu söylenceyi doğru kabul edersek, Byzas’ın, Megara ile herhangi bir alakası yoktur. Daha sonraki tarihlerde bu mitolojik öykü çarpıtılarak Megaralı Grekler hikâyesine dönüşür.

 

Heredotos’un da belirttiği gibi Byzantion’u kuranların daha önce Khalkedon’a yerleşenler hakkında herhangi bir ön görüleri yoktur. Eğer böyle bir açıklama olsa idi, muhtemelen kıskançlık üzerine olurdu. Bir tarafında Haydarpaşa koyu, diğer tarafında Kalamış körfezi olan, karadan dar bir kıstakla ayrılan Khalkedon yerleşmesinin hemen yanında büyük bir tatlı su kaynağı bulunmaktadır. Sarayburnu’na nazaran çok daha geniş tarım arazisine sahiptir. Büyük balık akınlarından yeteri kadar pay almasa da tekneleri ile yeteri kadar balık avlama imkânına sahiptirler. Üstelik erken dönem Fikirtepe yerleşmesi buluntularında da görüldüğü gibi büyük oranda tatlı su balıklarını da beslenme amacıyla tüketmektedirler. Birinci dalga Megaralı koloniciler ikinci dalgada gelenlere nazaran daha iyi bir yerleşim yeri seçmişlerdir.

 

Üstelik bu yerleşmenin tarihi sanıldığı gibi MÖ. 675 olmayıp çok daha eskidir. Bölgede 1908 yılında rastlantı sonucu saptanan buluntuların bir bölümü günümüzde Stockholm Müzesi’nde sergilenmektedir. Arif Müfit Mansel, Kurt Bittel ve Halet Çambel tarafından 1952-54 yılları arasında yapılan yüzey araştırmaları, 1962 yılında Şevket Aziz Kansu tarafından yapılan kazılar, burada yerleşenlerin tarihinin Troya öncesi, Neolitik (MÖ 6.400 ila 5.800 arası dönem) Çağa ait olduğunu ortaya çıkarmıştır. Fikirtepe kazılarında bulanan çanak çömlek, Kuzeybatı Anadolu’da bilinen en eski çanak çömlek türüdür. Önemli bir ayrıntı bu çanak çömleğin birdenbire gelişmiş bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Ne yazık ki günümüzde artık erken dönem Fikirtepe kültüründen söz etmek mümkün değil, hatta eski yerini bile bulmak nerede ise imkânsız. Binlerce yılda oluşan ve dünyaya örnek teşkil eden kültür varlıklarımızı har vurup, harman gibi savurmaktayız.

 

Megabazos, Darius’un Pers ordusundaki bir komutandır. Onun yerleşim yeri seçme anlayışı farklıdır. Stratejik konum onun ilgisini daha çok çekmiş olmalı? Hâlbuki Megara gibi Atina’nın gölgesinde kalan, tarım alanları kısıtlı, genellikle tarım ürünleri ithal eden bir toplumun yerleşim yeri seçiminde farklı düşünceler geliştirmiş oldukları düşünülmelidir. Geniş tarım alanları, içme ve sulama için tatlı su, dar bir kıstakla koruma altına alınan bir yarımada, Sarayburnu gibi tarım alanı ve tatlı suyu olmayan bir yere göre yerleşime çok daha uygundur. Üstelik Khalkedon yerleşmesi erken dönemlerde en kıymetli metallerden biri olan Heybeliada’daki bakır yataklarını da kontrol altında tutmak için çok daha elverişli bir konumdadır.

 

Bir başka üstü örtülmeye çalışılan gerçek ise Khalkedon isminin her ne kadar Hellen dilindeki Khalkos (Bakır) sözcüğünden türetilmiş gibi bir görünüşe büründürülmesine karşılık. Asıl adının Luwi dilinde, Kalakada yani Kala-ka- (a)da, İskele yeri anlamına geldiği de ileri sürülmektedir.

 

Geçmişe ait hikâye ve söylenceleri değerlendirmek ve üzerinde düşünmek gerekir. Yüz yıllar önce söylendiği gibi nakli şeyler, akli değerlendirmeler ile ele alınmalı ve üzerlerinde yazılı kaynaklardan elde edilen bilgiler ile çalışılmalıdır.

 

Bu şehir ve onun gerçekleri hakkında bir kere daha düşünmemiz gerekiyor, yüz yıllardır “Körler Ülkesi” olarak aşağıladığımız ilk dalga yerleşimciler acaba zannettiğimizden daha akıllı, yaşanması daha rahat bir yer seçen insanlar mıdır?

 

Bence bundan böyle erken dönem Kadıköy yerleşmesinin adını “Akıllı İnsanlar Ülkesi” olarak değiştirmek gerekiyor. Hiç unutmamak gerekir ki, bir dönem küçük görülen değişiklikler giderek büyük değişiklere neden olur. Bu önerimin, içinde yaşadığımız şehri yeniden değerlendirmemiz, geçmişini öğrenmemiz ve geleceğini oluşturmamız için yeni bir başlangıç olmasını dilerim.

 

Oysa gerçekte, Khalkedon’un kurucuları yer seçmelerini tamamen başka düşüncelere dayanarak yapmışlardı; Boğaziçi kıyılarına yaklaşırken manzaraya bakmış ve hiç de kör olmayan, ama denizcilik değil, çiftçilik açısından bakan gözlerle yerlerini seçmişlerdi. Şehirlerini verimli ve korunaklı bir sahil şeridinde kurmuş, ana yurtlarında yetiştirdikleri ürünleri ekip biçmek üzere işe girişmişlerdi. Böylesi bir amaç için bundan daha iyi bir yer seçemezlerdi. Byzantion’un kurucuları ise – kendi sabanlarına yeni bir yer bulmak için on yedi yıl sonra Yunanistan’dan göç ettiklerinde – Khalkedon’un surlarıyla çevrili güler yüzlü Bitinya sahillerinden uzaklaşıp hiç de davetkar olmayan Trakya sahiline doğru yönelirken Khalkedonluların açık gözlülüğüne ve kendi gecikmelerine ağız dolusu sövdüklerini gözümüzde canlandırabiliriz. Üstelik, bu talihsiz yeni göçmenlerin küçük yarımadalarında emek verip yetiştirdikleri ürünler her yıl çevrelerindeki yağmacı Trak kabileleri tarafından sistematik bir şekilde talan edilmekteydi. Byzantion kurucuları, silah gücüyle yenilemeyecek kadar kalabalık ve güçlü, haraç ödemeyle def edilemeyecek kadar aç gözlü ve kararlı barbar düşmanlarla bitmez tükenmez çaresiz savaşlarla karşı karşıya kaldılar.

 

Arnold Toynbee, Tarih Bilinci, İstanbul, 1978, s. 126-127.

 

Azra Erhat, Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, 1972, s. 97.

 

Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İstanbul, 1993, s.180.