Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

BİTLİS EL AMAN HANI

 

Orta Asya ile Anadolu arasındaki tabii ve tarihi bir geçit üzerinde bulunan Bitlis şehri, Dicle nehrinin bir kolu olan Bitlis Çayı’nın derin vadisi içinde kurulmuş. Bitlis şehrinin kuruluş tarihi konusunda ise yeterli bir bilgi bulunmuyor. Hemen hemen bütün eski kaynaklarda tekerrür eden bir efsaneye göre şehrin kalesini, Büyük İskender’in kumandanlarından Badlîs kurar. İskender döneminden sonra Selefkoslar hakimiyetine geçen şehir, daha sonra sırasıyla Sâsâni ve Romalılar arasında sık sık el değiştirir. Bitlis, Halife Ömer (634-644) döneminde feth edilir, zaman zaman Roma ve Arap hakimiyeti altında kalır. 1047 yılında Selçuklu hakimiyetine giren şehir, Mervânîler, Büyük Selçuklu, Ahlatşahlar, Eyyûbiler, Anadolu Selçuklu, Şerefoğulları, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevî dönemlerini yaşar. 1 Haziran 1555’de imzalanan Amasya Antlaşmasıyla kesin olarak Osmanlı topraklarına katılır.

 

XIX. yüzyılın ortalarında Bitlis’i gezen Xavier Hommaire de Hell; hanlar, köprüler, hamamlar ve şehrin yerleşim dokusu hakkında bilgiler verdikten sonra, doğunun bütün çekici güzelliklerinin Bitlis’te toplanmış olduğunu söyler. 1859’da şehri gezen Theodor Kotschy “muhteşem Bitlis” tabirini kullanır. Önemli bir ticaret yolu üzerindeki Bitlis, uzunca bir dönem canlı bir ticaret merkezi olma özelliğini korur. Çok sayıda cami, medrese, hamam ve hanın bulunduğu şehirde Bitlis Tatvan yolunun tam ortasında, Bitlis’e on kilometre mesafede, Rahva düzlüğü denilen bölgede bulunan El Aman Hanı’nın büyüklüğü, ticaret yolunun yoğunluğunu göstermektedir.

 

El Aman Hanı’nın kitabesi yoktur. Bu nedenle yakın bir zamana kadar XVI. yüzyılda yapılmış olduğu konusundaki genel kabul dışında bir bilgi bulunmazdı. Son yıllarda iki araştırmacı (Mustafa Oflaz ve Rahmi Tekin) tarafından yayımlanan “Van Beylerbeyi Köse Hüsrev Paşa ve Rahva Kervansarayı Vakfiyesi”nde; Rahva Kervarsarayı adıyla anılan yapının El Aman Hanı olduğu ve vakfiyenin Bitlis Vilayeti Vakıflar Defteri’nin 15-17. sayfalarına Zilkade 987/Aralık 1579 tarihiyle kayıtlı olduğu yayımlanmıştır.

 

Oluş Arık, 1971’de yayımlanan “Bitlis Yapılarında Selçuklu Rönesansı” isimli kitabında El Aman Hanı hakkında detaylı bilgi vermektedir. Bu araştırma sırasında El Aman Hanı büyük oranda yıkık ve çoğu duvarları toprak seviyesine kadar tahrip edilmiş bir haldedir. Doğu batı aksında uzunluğu yaklaşık 90 metre, güney kuzey doğrultusunda en geniş uzunluğu yaklaşık 70 metre gibi büyük ölçülere sahip olan yapı, Anadolu’nun en büyük kervansaraylarından biridir.

 

Kervansaray ve hamam bloğundan oluşan yapılar topluluğuna, doğu yönündeki avluya, kuzey tarafındaki büyük kapıdan girilmektedir. Giriş kapısının tam karşısında hamam bloğu, sağında ise kervansaray bloğu yer almaktadır. Kervansaray yapısı üç büyük bölüm halinde düzenlenmiştir. Kervansaray girişinin sağında yer alan küçük hacimlerden sonra tonozla örtülü bir girişi olan ve içinde sekiz adet kolon bulunan, üç nefli, tonozlarla örtülü kuzey ahırı, batıya doğru koridorun devamında içinde altı adet kolon bulunan, üç nefli batı ahırı, bu ahırın güneyinde tonozlarla örtülü beş oda ve ana girişin solundaysa koridora açılan sağlı sollu çeşitli odalar yer almaktadır. Bu bölümlere ulaşımı sağlayan koridorun tam ortasında ise tuğla örülü bir kubbe bulunmaktadır.

 

Hamam bloğunun anıtsal girişinin sağında tonozla örtülü, önleri açık dört hacim bulunmaktadır. Girişe göre sağdan girilen hamam bölümüyse bir ön hacmi takiben kubbeli bir hacim, sola doğru ise karşılıklı iki eyvan olan ve köşelerden biri giriş olarak kullanılan dört küçük mekân yer almaktadır. Bu bölümün arkasında ise külhan hacmi yer almaktadır.

 

Günümüzde 20 kilometre uzunluğunda olan Tatvan Bitlis karayolunun tam ortasında yer alan Kervansaray topluluğu, muhtemelen Muş’a giden kervanlarında uğrak yeridir. Mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan ve uzun bir dönem kullanım dışı kalan yapıda, zamanın oluşturduğu harabiyeti göz önüne alan idare, 2000’li yıllarda yapının restorasyonuna karar verilmiş. Sosyal medya üzerinden ulaşılan bilgilere göre on bir milyon TL. harcanarak, 2012 yılı sonlarına doğru onarımı tamamlanmıştır.

 

4 Ekim 2011 ve 8 Ağustos 2019 olmak üzere iki kez ziyaret ettim. Bu muhteşem yapının nasıl ve hangi amaçla kullanılabileceği konusunda herhangi bir planlama yapılmadan, yapının yeni fonksiyonu ne olabilir diye düşünmeden, orijinal yapıyı olduğu gibi ayağa kaldırmayı amaçlayan restorasyon sonrası bunca para harcanan yapının kullanımı ne yazık ki mümkün değildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından başlanan restorasyon çalışmalarına, yapının tahsis edildiği Eren Üniversitesi tarafından devam edilmiş. Onarımın tümüyle bitmiş görünmesine rağmen içinde insan yaşamıyordu. İlk gezim sırasında daha şantiye çalışmaları devam ettiği için bir bekçinin verdiği izinle yapıyı dolaştım. İkinci ziyaretimde üniversiteye bağlı bir güvenlik görevlisi kapıları açtı ve bizi gezdirdi.

 

Öncelikle zaman içinde yükselen karayolu nedeniyle alçakta kalan yapının giriş bölümündeki düzenleme ilgimi çekti. İniş merdivenlerinin sağ yanına bir engelli rampası yapılmıştı. Söz de inişi kolaylaştıracak bu rampanın eğimi bırakın engelli birini, sağlam insanı bile engelli yapacak bir diklikteydi. Girişin devamında çevresinde havuz olan genişçe bir alan düzenlemesi yapılmıştı. Proje üzerinde göze hoş görülen böylesi düzenlemelerin, kışın yoğun kar alan bölgede yapılması bana her zaman birilerinin mimarcılık oynama tutkularının yansıması gibi gelir. El Aman Kervansarayı gibi bölgenin en önemli yapısının bulunduğu böylesi bir alanda mimarcılık oynamadan yapılacak daha sakin ve net bir giriş yolu düzenlemenin hem görüntü hem de maliyet açısından daha uygun olacağını düşünürüm.

 

Büyük bir avluyu çevreleyen yüksek duvarın kuzey yönünde yer alan sivri kemerli giriş kapısının devamında taş döşeli avlu zemin bizi karşıladı. Kötü bir işçilikle yapılan ve yoğun kar yağışı nedeniyle oluşan dondan zarar gören taşlar, çoğunlukla yerinden oynamış ve hemen her noktasında yabani otlar bitmişti. Avlu girişinin hemen karşısında yer alan hamam bloğuna giriş, üstü camekanlı ahşap kapıyla başlıyordu. Hamam yapısında ne ısıtma ne de soğutma düşünülmüştü. Kemer üzengilerinin alt kotundan geçen bir kanal içine alınan tesisat ve yer yer ondan aşağıya doğru uzanan priz gruplarıyla basit bir elektrik / aydınlatma düzenlemesi yapılmıştı. Bir hacmin ortasında sekizgen formunda yüksekçe bir havuz, hamam ana mekanının ortasında ise muhtemelen göbek taşı düşünülerek kötü bir işçilikle yapılan bir yükselti (sözde göbektaşı) vardı. Gerek duvarların, gerekse döşeme taşlarının yapım kalitesi, bu yapının onarımını kim yaptı, kim bu yapıyı uygun bularak kabulünü gerçekleştirdi diye düşünmeme yol açtı.

 

Daha sonra kervansaray yapısını dolaştım, bu bölümde de sözde bir ısıtma ve soğutma düşünülmüş ama, keşke düşünülmeseydi diye düşündüm, elektrik / aydınlatma düzeni ise hamam yapısını aratır bir kalitede yapılmıştı. Elektrik düzenindeki saygısızlık bir yana, yapının çeşitli noktalarına ne olur, olmaz anlayışıyla yerleştirilmiş yangın dolapları da tüm görüntüyü etkiler boyuttaydı. Yaklaşık 2.700.- metrekare büyüklüğündeki bu bloğun giriş çıkışlarını sağlamak için doksanar santimetre genişliğinde iki kanatlı bir kapı ise gerçekten bu projeyi düzenleyenlerin niteliğinin sorgulanmasını gerektiriyordu.

 

Daha sonra yapının çevresini dolaştım, çatıdan su sızdığı için cephenin büyük bir bölümündeki taşların üzerinde kireç izleri oluşmuştu. Yer yer sarkan kablolar kısa süre önce restore edilen bir yapıya yakışmıyordu. Arka cephede, açığa konulmuş bir jeneratör, metal levhalar ile örtülmüş ne amaçla yapıldığını anlayamadığım bir kulübe ve önündeki kapakları sökülmüş bir havalandırma üniteleri gördüm. Yapının arka cephesindeki toprak yükseltisi, yapı iç kotu seviyesine indirilmediği için, kışın gerekse eriyen kar sularının ve buzlanmanın yapı içine zarar verecektir.

 

2004’de Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlığı döneminde, belediyelere ödenmekte olan Emlak Vergileri’nin %10’u oranında “Taşınmaz Kültür Varlıkları’na Katkı Payı” adı altında yeni bir gelir kaynağı yaratıldı. Çırağan Sarayı’nda yapılan bir toplantıyla açıklanan bu yeni kaynağın; çok dikkatli kullanılması gerektiğini, esas problemin restorasyonu yapılacak yapılar için doğru ve kaliteli projeler hazırlanmasında olduğunu, kaliteli uygulayıcıların bu işleri üstlenmelerine dikkat edilmesi gerektiğini dile getirmiştim. Dikkat çekmeye çalıştığım nokta, bu paranın alelacele kullanılması sırasında oluşacak tahribatın büyük olacağı ve yapılacak işlerin kalitesizliğiydi. Onarıma alınan veya restore edilmesi düşünülen bir yapıda ilk düşünülmesi gereken husus, onarım sonrası ne amaçla, kim veya kimler tarafından kullanılacağı olmalı. Uzun bir zamandır dikkat çekmeye çalıştığım bir husus da günümüze ulaşan anıtsal yapıların hemen hepsinin inşaatının emanet usulü ile yapıldığıdır. Emanet usulü ile yapılmış bir yapının ihale suretiyle yenilenmesi bugün hemen herkesin şikâyet ettiği görüntülerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

 

Restorasyon kelimesinin mimari yapıtlar için kullanımı oldukça yeni bir anlayıştır. Restorasyon sözcüğü ilk olarak İngiltere’de Cromwell Cumhuriyeti’nin ardından monarşinin yeniden hayata dönmesiyle birlikte gelişen edebiyat akımı için kullanılır. Genel olarak; “... onarmak, eski haline getirmek, geri vermek, iade etmek, görevine iade etmek...” anlamına gelir. Bir yapının varoluş nedeninin temeli insandır. İnsan eliyle yapılan her şey insan için yapılmış olup, önemli olan onun yaşantısına hizmet etmesidir. Eskiyen, orijinal fonksiyonunu kaybetmiş bir yapının restorasyonundaki esas amaç, onu insan yaşantısına iade etmek olmalı. İnsanı, insan yaşantısını, insan beklentilerini ve çağdaş yaşam isteklerini görmezden gelen bir restorasyon -aslına iade- kabul edilebilir bir anlayış değildir. İnsan yaşantısını zenginleştirmek ve şenlendirmek için yapılmış bir yapıyı nasıl eski haline getireceğiz, insandan soyutlayarak mı? Önemli olan yenilenen bir yapının hayat bulması ve insan beklentilerine cevap vermesi olmalı. Zaman içinde, özellikle de yabancı dillerden dilimize devşirilen bazı kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden ve anlamadan onlara yüklenen yeni anlamlar yanlış yorumlara neden olmakta, bizi yanıltmaktadır.

 

İster restorasyon, ister onarım, ister yenileme ne derseniz deyin; hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, tüm bu faaliyetler, insan ve insan yaşantısını zenginleştirmek için yapılan çalışmalardır. Önce insan denilmeden yapılan her tür çalışma yok olmaya mahkumdur. Seyirlik değil, içinde insan yaşamının devam etmesini istediğimiz her tür yapıda, güvenli bir şekilde hayata devam etmesini sağlayacak önlemlerin alınması gerekir. Günün şartlarına uygun bir şekilde tasarlanacak ve uygulanacak bir taşıyıcı sistem, ısıtma, havalandırma, soğutma imkânları, aydınlatma, haberleşme ve görüntü sistemleri, yangın güvenliği, sığınak, engelli ulaşımı ve benzeri güvenlik tedbirleri, tüm bu olmazsa olmaz gereksinimlerin çoğu ancak modern teknikler kullanılarak hayata geçirilebilir.

 

Çokça dile getirilen popülist söylemler, olduğu gibi korumak, ilk yapıldığı zamandaki taşıyıcı sistemi muhafaza etmek, geleneksel malzeme ve yapım tekniklerini kullanmak, fonksiyonu değişmeyen, içinde insan yaşantısının devam etmediği bazı seyirlik yapılar için mümkün olsa da, yeniden hayat bulmasını, değişik fonksiyonlar da olsa içinde insan yaşantısının devam etmesini istediğimiz yapılar için mümkün değildir.

 

Restorasyon, tamir, onarım hangi isim altında olursa olsun, bir yapıya herhangi bir şekilde müdahale etmenin genel adı mimarlık faaliyetidir. Bu tür faaliyetlerde bulunmaya kalkışan insanın mimarlık eğitimi almış olması, mimarlık yapmaya hak kazanması yeterli değildir. Mimarın derin bir tarih, tasarım, malzeme, uygulama bilgisine sahip olması, modern mimariyi bilmesi ve bu birikimini yetkin bir şekilde kullanacak deneyime sahip olması gerekir. Prehistorya’dan günümüze mimarlığın gelişimi ve beklentileri hakkında bilgi sahibi olmadan, var olan bilgiyi içselleştirmeden yapılan her tür mimarlık faaliyetinin sonu hüsrandır. Elbette mevcut kurallar ve kabuller göz önüne alınacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki kurallar ve kabuller insan yaşantısı ve beklentileri doğrultusunda değişir ve gelişir. Tarih bize göstermektedir ki, gelişime ve değişime açık olmayan toplumlar ve insanlar yok olmaya mahkumdur.

 

Ne yazık ki bugün toplumumuzun büyük bir kısmı, restorasyon kelimesinden, her şeyin ilk yapıldığı gibi kalması gerektiğini anlamakta. Bürokratik kademelerde oldukça yaygın olan bu düşünce, yeni atılımları önlemekte, var olan kültür varlıklarının tümünün müzelik bir obje olarak algılanmasına neden olmakta. Ülkemiz korunması gerekli kültür varlıkları açısından çok büyük bir potansiyele sahip. Tüm bu varlıkları insan yaşantısından uzak tutmaya çalışan, onlara seyirlik bir obje anlayışıyla bakan bir düşünce yapısının sonsuza kadar devam etmesi düşünülemez.

 

Bir yapıyı restore etmeyi düşünen idare veya idareyi temsil eden yetkililer, korunması gerekli kültür varlığı yapıya ait projeleri hazırlayanlar; yaptıkları çalışmayı ciddiye alıp, yoğun araştırma yapmalı, ülkemiz kaynaklarının geriye dönüşü olmayan şekilde ziyan olmasına mâni olacak projeler yapmaya çalışmalıdırlar. Elbette ki en önemli görev bu konudaki son onay makamı olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na düşmekte. Bakanlık bünyesinde yer alan ve ülkemizin korunması gerekli kültür varlıklarına yapılacak her tür müdahale için izni ve onayı gereken Koruma Bölge Kurulları, bakanlığın ilgili birimlerinin anladığı gibi yalnızca bir onay mekanizması değildir. Koruma Bölge Kurulu üyeleri bilgi birikimleri ve mesleki uygulamalarından edindikleri deneyimleri, inceledikleri projelere yansıtmalı, proje müelliflerine yol göstermeli, onay için kendilerine sunulan projelerin mimari niteliğine belirli oranda müdahale edilerek çağdaş kullanım ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde uygulanmasını sağlamalıdırlar. Halbuki günümüzde tam tersi bir uygulama olmakta Koruma Kurulları nerede ise yalan yanlış bilgi sahibi olduğun sanan kişilerin karar verdiği bir kurum haline getirilmeye çalışılmaktadır. Hiçbir gelir getirici dönüşü olmayan binlerce kültür varlığını günümüz insanının yaşantısına katkı sağlamayacak şekilde restore edilmesinin, bu nedenle de çoğunun kullanım dışı kalmasının entelektüel tatmin dışında hiçbir getirisi yoktur. Seddülbahir Kalesi, Ahtamar Kilisesi, bu kerede El Aman Hanı, gelecek yazımda bir başka restorasyon faciası konusunda buluşmak üzere…

 

Unutmayalım ki, eskilerin bir sözü vardır;

 

Marifet iltifata tâbidir,

müşterisiz meta (üretim) zâyidir.

 

KAYNAKÇA

Oflaz-Tekin 2012

Mustafa Oflaz-Rahmi Tekin, "El Aman Hanı ve Köse Hüsrev Paşa Üzerine Bir Değerlendirme"

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 1 (Aralık 2012), s. 70-83.

 

Arık 1971

M. Oluç Arık, Bitlis Yapılarında Selçuklu Rönesansı, Ankara, 1971