Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

RUMELİ HİSARI

 

Geçmişte, Yenicehisar, Yenihisar, Boğazkesen Hisarı, Yenikale, Başkesen Hisarı, Kara Kale gibi isimlerle anılan ve günümüzde çoğunlukla Rumeli Hisarı olarak bilinen hisar, Fatih Sultan Mehmed tarafından, İstanbul’un fethi hazırlıkları çerçevesinde yaptırılır. İkinci kez tahta çıktıktan (19 Şubat 1451) kısa bir süre sonra, Boğaziçi’nde bir hisar yapılması konuşulmaya başlanır.

 

Saruca Paşa, Zağanos Paşa ve Halil Paşa gibi yapımına nezaret eden paşaların adıyla anılan üç büyük kule, bunlar arasında dördü büyük, altısı daha ufak, üçü ise çok küçük olan on üç burç ve bunları birbirine bağlayan surlardan oluşan hisar, yaklaşık 125 x 250 metre boyutlarında olup, 32.000.-m2’lik bir alanı kaplamaktadır. Saruca Paşa Kulesi yanında Dağ Kapısı, Zağanos Paşa Kulesi’nin hemen altında, günümüz Aşiyan Mezarlığı’ndan girilen Küçükhisar Kapısı ve deniz yönünde bir hisarpeçe ile korunaklı hale getirilmiş Deniz Kapısı olmak üzere üç girişi bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin demir peçeli Sebil Kapısı dediği Vadi aralığından gelen sele karşı tedbir amaçlı yapılmış bir de kapı olarak kullanılmayan bir açıklığı vardır. Dönemin yakın tanığı Tursun Bey, Rumeli Hisarı konusuna az da olsa yer verir.

 

İlkbaharın henüz başladığı ve Mart ayının son bulduğu günlerde, pek çok kişi kireç ocaklarında çalışarak, kireci kuyularda hazırlıyorlardı. Keresteyi İzmit’ten ve Karadeniz Ereğlisi’nden, taşları Anadolu’dan getiriyorlardı. Daha önce verilen emir gereğince iş başında bulunması istenen herkes, doğu ve batı eyaletlerini valileri, amelelerini beraberlerinde getiriyorlardı. İşte o zaman padişah da Edirne’den çıkarak, kalenin yapılacağı ve temelinin açılacağı yere geldi ve İstinye’in (Sostenion) aşağısında eskiden Fonea adı ile anılan bir dağ yamacını seçerek, üç köşe şeklinde kale temelinin açılmasını emretti ve emri uygulandı. Kalenin adının Pashesen (Başkesen) olması kararlaştırıldı. Bu kelime Yunancaya tercüme olunduğu vakit kefalakoptis=başkesen olur. Bu yerin karşısında, büyük babasının inşa ettiği diğer kale vardı. Mehmed, kalenin inşası işini şu surette taksim etti: Üç köşenin deniz sahilinde bulunan bir köşesinde akropol (citadelle) olarak gayet büyük ve sağlam bir burç inşa etmek vazifesini Halil Paşa’ya verdi; kara tarafında bulunan diğer köşeye büyük bir burç yapmak vazifesini Zağanos’a havale etti; üçüncü köşeye de büyük bir burç inşasını Saruca’ya emretti. Bu üç zat üç burcu gerektiğinde diğerine karşı müdafaa edilebilecek şekilde sağlam bir şekilde, kendi paraları ile yaptılar. Kale duvarlarının inşasının ve hisarın diğer yerlerinin inşaatını padişah bizzat üzerine aldı.”

 

Dönemin tanığı Dukas, Rumeli Hisarı’nın yapımını bu sözlerle anlatır;

 

Tanık olduğu bu çalışmanın mart ayı ortalarına doğru başladığı, bu tarihten sonra padişahın Edirne’den yola çıktığından söz ettiği göz önüne alınırsa, inşaata 1452 yılı mart ayı sonlarına doğru başlandığı kabul edilmelidir. Sfrancis, padişahın 26 Mart 1452 günü hisar bölgesine geldiğini belirtir ve 3 Eylül 1452 günü Edirne’ye hareket eden padişahın dört ay kadar inşaat bölgesinde kaldığı, bu süre içinde de hisarın yapımının tamamlandığı ve inşaatın dört-dört buçuk ay kadar sürdüğü anlaşılmaktadır. Sultan Firuz Ağa’ya kalenin komutasını emanet ederek, dört yüz kişilik birliği kaleye yerleştirir. Verilen emir kesindir; her tür tekne, üç ve iki sıra kürekli kadırgalar, sandallar, kayıklar yelkenlerini indirecekler ve gümrük resmini verdikten sonra uygun görülürse geçmelerine izin verilecektir. Eğer ki bu kurala riayet etmeden geçiş yapmak isterlerse kaleden açılacak top atışı ile batırılacaklardır. Boğazın denetim altına alınmasına aldırmayan Venedikli Rico’nun teknesi yelkenlerini indirmediği için batırılan ilk gemidir. Bir sandalla kıyıya çıkan kaptan ve otuz kişilik mürettebatı padişahın bulunduğu Dimetoka’ya gönderilirler ve orada ölüm cezasına çarptırılırlar.

 

6 Nisan 1453 günü Osmanlı ordusu İstanbul surları önünde mevzilenmeye başlar ve elli üç günlük bir kuşatma sonrası 29 Mayıs 1453 günü şehir fethedilir. Bundan böyle İstanbul’u çevreleyen denizler Osmanlı denetimi altına girdiği için, İstanbul’u tehdit edecek bir düşmana karşı şehrin korunmasını sağlayacak böylesi bir hisara ihtiyaç kalmaz. Rumeli Hisarı, dünya tarihinde benzeri olmayan bir yapıdır. Bu hisar bir güç gösterisi olarak yapılmış, bitiminden on ay sonra görevini tamamlamış, hiç kuşatılmamış ve hiçbir zaman hücuma maruz kalmamıştır.

 

Fetih sonrası bir süre garnizon olarak kullanılmaya devam edilmiş, daha sonra ise özellikle yabancıların Kara Kule dedikleri Saruca Paşa Kulesi hapishane olarak kullanılmıştır. 1591 yılında Alman-Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un elçilik heyetinde yer alan genç Wenceslaw Wrastislaw üç yıllık süre süren hapis hayatının bir bölümünü geçirdiği bu kuledeki olayları akıcı bir dille anlatır.

 

Evliya Çelebi, hisarın içinde 105 adet top olduğunu, bir dizdâr ile üç yüz kadar asker bulunduğunu, yüz seksen hane, bahçesiz nefer evi, iki mescit ile bir caminin bulunduğunu söylemektedir. XVIII. yüzyılın başlarında İstanbul’da bulunan Tournefort “Rumelihisarı’nın üç kulesi vardır: İkisi boğaz kıyısında üçüncüsü tepenin sırtında. Bu kuleler kurşun kaplıdır, 30 ayak genişliğindedir ve üçgen biçimli sur duvarları yaklaşık 22 ayak kalınlığındadır; ne var ki, sur duvarları taraçalı değildir. Topların mazgal delikleri -tıpkı İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın diğer hisarlarında olduğu gibi- çok ürkütücüdür.” diyerek Rumeli Hisarı’nın Boğaziçi’ndeki önemli bir yapı olduğunu belirtir.

 

XVIII. yüzyıldan itibaren artık askeri amaçlarla kullanılmayan hisar harap olmaya başlar. 1830’lu yılların başında büyük kulelerin kurşunla kaplanmış çatıları yok olur, her yıl kireç badana ile boyanan kuleler artık boyanmaz hale gelir. 1876-1877 tarihli “Esâmi-i Mahallât” kaydına göre Mahalle-i Hacı Kemâleddin ve Kale Derunu’nda 46 hane bulunmaktadır. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Hisar’ı restore ettirerek, burada bir deniz müzesi kurmayı istemiş ve bazı kamulaştırmalar yapılarak, yerli ve yabancı uzmanların fikirleri alınmış, üç büyük kulenin çatılarının tekrar yapılması düşünülmüştür. 1918 yılında Maximillien Zurcher isimli, İsviçre asıllı bir mimar onarıma başlamışsa da savaşın yenilgi ile son bulması üzerine bu teşebbüs yarım kalmıştır. 1938 yılında “Eski Eserleri Koruma Encümeni” yapıyı yerinde incelemiş ve bir rapor düzenlemişse de bu girişimde sonuçsuz kalmıştır. İstanbul’un fethinin beş yüzüncü yılını kutlama, senelerden beri üzerinde düşünülen bir konudur, bu gayeyi gerçekleştirmek için 1939 yılında İstanbul Valiliğin öncülüğünde “Güzideler Komisyonu” adı altında bir heyet toplantısı yapılır. 1940-1941 yılı içinde hisarın önünden geçirilen Boğaz sahil yolu, her gün önünden geçilmeye başlanan yapının akıbetinin ne olacağı sorusunun sık sık gündeme gelmesine yol açar. 1940’lı yılların sonuna doğru İstanbul’un Fethi’nin 500 yılı dolayısıyla yapılması düşünülen törenler için bir müteşebbis heyet oluşturulur. 29 Mayıs 1953 günü Sergi Sarayı’nda yapılan Fetih Sergisi’nin açılış konuşmasını yapan Ziya Cemal B. Aksoy kuruluşundan o güne kadar yaptıkları faaliyetleri anlatarak yapılan işlerin, fethin doğurduğu sonuçlar açısından pek küçük kalmasından şikâyet eder.

 

1954 yılı içinde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın ilgisi ve emirleriyle Rumeli Hisarı’nın kapsamlı bir şekilde restorasyonu gündeme gelir. Bakanlar Kurulu’nun 25.12.1954 gün ve 4/4198 sayılı kararıyla Rumeli Hisarı’nın restorasyonunun emaneten yapılmasına karar verilir. Mimarlar, Cahide Tamer, Selma Emler ve Mualla Eyüboğlu’nun üstlendiği restorasyon üç yıl içinde (1955-1957) tamamlanır. Bu arada, Albert Gabriel’in muhalefetine rağmen kalenin içinde bulunan ve bazıları XVIII. yüzyıl sonlarına tarihlenen, birkaç tanesi de tepe pencereli olan evler yıkılır. Restorasyonu tamamlanan Hisar’ın açılışı, fethin 505’inci yıl dönümü olan 29 Mayıs 1958 günün büyük bir törenle yapılır. Bu arada, Maarif Vekaleti’nin 13 Ekim 1956 tarihli bir yazısı üzerine Rumeli Hisarı’nın açık hava askeri müzesi ve park alanı olarak düzenlenmesi amacıyla, proje yarışması açılmasına karar verilmiştir. 26.2.1957 günü toplanan jüri yarışmaya katılan projeler içinden Doğan Tekeli- Sami Sisa-Metin Hepgüler’in hazırladığı projeyi birincilik ödülüne layık görür.

 

Bu projenin uygulamaya başlanmasıyla topoğrafya açısından uygun olan orta mekânda, eski cami ve sarnıç temellerinin bulunduğu noktada açık hava tiyatrosu ve konser alanı, iki yanda ise kulelere giden yollar yapılmış, idare ve gazino gibi servisler ise setler altına saklanmış, manzara terasları ile yollar için gereken istinat duvarları hisarın genel yapısı içinde hissedilmeyecek ölçülerde tutulmuştur. Hisar’ın çok hareketli mimarisini bütün gücüyle belirtmek için yalın ve sakin bir yeşil örtü tasarlanmıştır. Rumeli Hisarı’nın bu düzenleme sonrası yapılan ikinci açılışı ise 29 Mayıs 1959 günüdür.

 

Bundan böyle Kültür Bakanlığı’na bağlı bir müze olarak geziye açılan hisarın, içindeki sahnede, özellikle yaz aylarında uzun yıllar boyu çeşitli etkinlikler, uluslararası gösteriler yapılır. Hemen herkesin ilgisi çeken, yurt dışından izleyicilerin katıldığı bu gösteriler 2000’li yılların başından itibaren işletmeci ile ilgili kurumlar arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle zafiyete uğrar ve yapılmaz olur.

 

Son restorasyonunun ve peyzaj düzenlemesinin üzerinden altmış yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına karşın, bu süre içinde bazı küçük onarımlar dışında hisarda herhangi bir onarım yapılmamıştır. Mimari yapısının dışında, Zağanos Paşa’nın yaptığı kuleye koyduğu İstanbul’daki ilk Türk kitabesinin bulunduğu bu yapı ne yazık ki gereken ilgi ve alakayı görmemektedir. 1958 yılındaki düzenlemeyi yapan Tekeli-Sisa-Hepgüler üçlüsünün “yalın ve sakin bir yeşil doku düşündük” demelerine karşın aradan geçen zaman içinde hisarlar üç büyük kulesi dışında nerede ise görülmez hale gelmiştir. Hisarın içinde dolaşan bir kişinin birkaç nokta hariç nerede, ne kadar önemli bir yapıyı gezmekte olduğunun farkına varması, denetimsiz büyüyen ağaçlar nedeniyle imkânsız gibidir.

 

Daha önce Seddülbahir Kalesi yazımızda da belirttiğimiz gibi, geçmişte gerek Çanakkale gerekse Boğaziçi kale ve hisarları her yıl badanalanarak, yağmur ve don nedeniyle taş derzlerinin boşalması, zararlı bitkilerin çıkması önlendiği gibi, çok uzaklardan seçilen beyaz renkleriyle de görkem ve güçlerini yansıtmaktaydılar. Geçmişe ait çok şeyi unuttuğumuz gibi bu tür toplumun moral kazanacağı, geçmişiyle övüneceği düzenlemeleri yapmayı da unuttuk. Rumeli Hisarı günümüzde haftanın altı günü kış aylarında 9:00-17:00, yaz aylarında 9:00-19:00 saatleri arasında açıktır. Müzede sergi salonu ve depo olmadığı için çeşitli dönemlere ait savaş topları ve gülleler ile bir dönem Haliç’i kapattığı söylenen zincirin bir parçasını oluşturan eserler her tür tahribe açık bir şekilde bahçede sergilenmektedir. İstanbul için övünülecek, yeni ve görkemli bir destinasyon merkezi olabilecek bir yapıyı kaderine terk etmenin anlamı nedir bilinmez?

 

Niçin Rumeli Hisarı ve İstanbul’da bulunan geçmişe ait diğer askeri yapıları günümüz beklentilerine hizmet verecek şekilde onarmayı, onu merak edilen, gezilmesi gereken bir kültür varlığı olarak toplumun beğenisine açmayı beceremiyoruz anlamak gerçekten mümkün değil.

 

Bu yazımda, Rumeli Hisarı’nın içindeki, hisarın görkemini önleyecek şekilde büyüyen ağaçları ıslah edilmesi, kulelerin ve bazı burçların eskiden olduğu gibi kurşun külahlarının yeniden yapılması, kulelerin, burçların ve beden duvarlarının bir dönem olduğu gibi beyaz badana ile boyanması konusunda geliştirdiğimiz bir öneriyi dikkatinize sunuyorum. 2015 yılında mescidin tekrar yapımı ile kullanılmaz hale gelen tiyatro ve konser alanını hisarın içinde daha uygun bir yere taşınması, eskiden var olduğunu bildiğimiz evlerin yeme-içme, sergi ve üretim atölyeleri, hatta az sayıda konaklama üniteleri haline getirildiği yeni düzenlemeyi yapacak bilgi ve beceriye sahip olduğumuz göz önüne alındığında, bu işi başlatacak bir otoriteden başka bir şeye ihtiyacımız yok.

 

Sosyal medyadan anlaşıldığı kadarıyla, bir ziyaretçinin Rumeli Hisarı’nı gezme süresi bir saati aşmamaktadır. Yurt dışında benzer çoğu yapıyı gezme süresi bırakın bir saati, zaman zaman bütün bir günü alacak kadar bizi meşgul edecek aktivitelerle donatılmıştır. Rumeli Hisarı’nın belki de yirmide biri kadar olan son gezdiğimiz Tiran Kalesi’ni birkaç kez ziyaret ettik, yemek yedik, kafelerinde uzun süre oturduk, yöresel ürünlerin satıldığı dükkanlardan alışveriş ettik, küçük bir sergi salonunda uzun vakit geçirdik. İmrendik, bütün bunlar bizim de malik olduğumuz yapılar, bunlardan çok daha görkemli yapılara sahibiz niçin bu işi beceremiyoruz diye aramızda konuştuk ve üzüldük.

 

Günümüzde turizmle uğraşan kişiler bir turistin İstanbul’da kalış süresini 2,5-3 gün, Kültür ve Turizm Bakanlığı ise 5,8 gün olduğunu ifade ediyor. İstanbul gibi evrensel kültür değerlerine sahip bir şehir için bu süreler çok az. İstanbul turizmi, Sultanahmed çevresi ile Taksim yöresine, biraz da Boğaz gezilerine sıkışmış durumdadır. Bu sıkışıklığı aşmamız, gelecek için ilgi çekici yeni alanlar oluşturmamız gerekiyor. Bunun için gereken potansiyele sahibiz ama harekete geçmek için bu işi üstlenecek ve gelecek oluşturmak için vizyonu olan, bu ve benzer projeleri hayata geçirme iradesine sahip kişilere ihtiyacımız var.

 

Gelin şimdi hep birlikte, geçmişe ait gravürler ve XVIII. yüzyıldan kalan fotoğraflardan başlayarak günümüze kadar Rumeli Hisarı’nın geçirdiği aşamaları izleyelim.