Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

KUZGUNCUK

ÜRYANİZÂDE AHMED ESAD EFENDİ MESCİDİ

 

“Yalı” sözcüğü, denizin sahili yaladığı yer anlamanı gelen “yalamak” fiilinden türemiştir. Günümüzde unutulmuş bir sözcük de: zaman zaman denize bitişik arsaların tapularında karşımıza çıkan “leb-i derya” dır. Farsça “leb” (dudak) ile “derya” (deniz) sözcüklerinin birleşimiyle oluşan bu kelime; “denizle dudak dudağa” anlamında kullanılırdı. Sözlükler “yalı”yı; deniz, göl ya da ırmak kenarı, düz ve açık su kıyısı, sahil olarak açıklar. Ancak biz bu sözcüğü su kıyısına yapılmış yapılar için kullanmaktayız. Arapça’dan dilimize geçen “sahil” ile Farsça “hâne” sözcüğünün birleşimiyle oluşan “sahilhâne” kelimesini ise sıkça duymaktayız. Yapının görkem ve büyüklüğünü ifade etmekte “sahilhane” sözcüğü yetersiz kaldığında ise “sahilsaray” sözcüğü kullanılmıştır. “Sahil”den türetilmiş fazlaca sözcük olmamasına karşın, dilimizin öz malı olan “yalı” sözcüğü pek çok yerde karşımıza çıkar. Örneğin Osmanlı tarihinde önemli askeri görevler üstlenen, belirli dönemlerde gümrük görevliliği de yapan “yalı ağası”, veya denize kıyısı olan yerlerde doğup büyümüş insanlar için kullanılan “yalı uşağı”, mecazi anlamda bilgileri ve toplum önündeki saygınlıkları, kişiler karşısında eğilip, bükülmemeleri açısından bazı kişiler için kullanılan “yalı kazığı” tabiri gibi… Bir de kuşumuz vardır: Bilimsel adı “Alcedo atthis” olan “yalı çapkını”. Sırtı mavi-yeşil, karnı pas rengi olan bu küçük kuşa, daha çok yalıların bahçelerinde görüldüğü için “yalı çapkını” denilmiş olmalı.

 

“Yalı” sözcüğünün bu kadar geniş bir alanda kullanıldığı bir toplumda, elbette yalı niteliğinde ibadethaneler olması da gerekir. Özellikle bir dönem Boğaziçi ve Haliç kıyılarında varlığını bildiğimiz bu tip yapılar ne yazık ki biri hariç günümüze erişmemiştir. Ya bu yapılar zaman içinde yıkılmış, ya da çoğunlukla kıyının doldurulması sebebiyle deniz ile olan bağlarını kaybetmişlerdir. Yalı mescitlerinin veya bir zamanlar söylendiği gibi kayıkçı mescitlerinin son örneği Kuzguncuk Üryanizâde Ahmet Esad Efendi Mescidi’ydi. Ne yazık ki son onarım sırasında onu da kaybettik.

 

Gelelim Üryanizâde Mescidi’nin hikâyesine.

 

XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde yazılan Bostancıbaşı Defterleri’nde, Beylerbeyi Abdullah Ağa Camii (İstavroz Camii) ile Kuzguncuk sınırı arasında çok sayıda yalı bulunduğu kayıtlıdır. Günümüzdeki veya ondan bir önceki Beylerbeyi Sarayı henüz yapılmamıştır. Kuzguncuk genellikle gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bir yerleşme olup, camisi yoktur. Kuzguncuk’un özellikle Beylerbeyi’ne yakın Baba Nakkaş Sokağı’nda oturan Müslümanlar kendilerine en yakın olan Abdullah Ağa Camii veya Beylerbeyi Camii’ne giderler. Daha sonraki tarihlerde yapılan saray nedeniyle Beylerbeyi-Kuzguncuk arasındaki yol kesintiye uğrar. Ulaşımı sağlamak amacıyla Beylerbeyi Sarayı set bahçelerinin altına tünel inşa edilir. Zaman içinde Müslüman nüfusu artan Kuzguncuk, özellikle de Nakkaştepe bölgesi için bir cami yapımına ihtiyaç duyulur.

 

4 Aralık 1878 tarihinde Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) tarafından şeyhülislâmlık makamına getirilen Uryânîzâde Ahmed Esad Efendi, Sultan II. Mahmud (1808-1839) dönemi kadılarından Mehmed Said Efendi’nin oğludur. 1813’de İstanbul’da doğar. İyi bir eğitim alır ve genç yaşında Fetvâhane katipliğine atanır. Çeşitli görevlerden sonra 1875’de Rumeli Kazaskeri payesine ulaşır. On yıl, bir ay, on dört gün şeyhülislâmlık yaptıktan sonra 17 Ocak 1889 günü görev başında iken vefat eder.

 

Bostancıbaşı Defterleri’nde “Nakkaş tâbir olunan mahal” olarak kaydedilen, Nakkaş Tepe adıyla bilinen (Frenk Tepesi de denilir) yükseltinin denizle buluştuğu noktada yer alan ve Rumca “Nagalon” adıyla anılan burunda bir dönem Nakkaş Hasan Paşa’nın yalısı bulunmaktaymış. Enderun’dan yetişmiş olan Hasan Paşa, aynı zamanda iyi bir nakkaş olduğundan dolayı “Nakkaş” unvanı ile de anılır. Son dönemlerinde kubbe veziri de olan Nakkaş Hasan Paşa, Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) saltanatının ilk yıllarında, 2 Temmuz 1623’de vefat eder, ama yüzyıllar boyunca bu bölge Nakkaş adıyla anılmaya devam eder.

 

Ahmed Esad Efendi’nin şeyhülislâmlık öncesi ikamet ettiği yalı Kanlıca Körfezi’ndedir. Sultan II. Abdülhamid, Sultan II. Mahmud’un ikinci ikbali Tiryal Hanım’ın 1884’de vefat etmesi üzerine Büyük Çamlıca’daki köşkünü Yusuf İzzeddin Efendi’ye, Nakkaşburnu’ndaki yalısını ise Şeyhülislâm Ahmed Esad Efendi’ye ihsan eder. Kendine ihsan edilen yalıyı onaran Ahmed Esad Efendi, yalının Kuzguncuk yönüne doğru olan boş arsaya, uzun süredir ihtiyaç duyulan bir mescit inşa etmek amacıyla ahşap, fevkani bir yapı yaptırır. Bir burun olması sebebiyle şiddetli akıntıların olduğu bölgede, kayıkların sahile yanaşmaları zor olduğundan, mescidin alt katına kayıkçıların vakit namazlarını kılabilmeleri için bir de kayıkhane yaptırır. Bazı kaynaklarda Ahmed Esad Efendi’nin ölüm tarihi ile yapının yapılış tarihi karıştırılarak 1889 tarihi verilmektedir. Yapının muhtemelen yalının kendisine ihsan edilmesinden hemen sonra 1884-1885 yılları içinde yapılmış olması gerekir diye düşünmekteyim.

 

Alt katı taş, üst katı ahşap olan bu yapının merdivenlerle çıkılan giriş kapısının önünde bir sundurma bulunmaktadır. Dikdörtgen planlı harime giriş batı yönündendir. Giriş kapısının solundaki merdivenlerle kadınlar mahfiline çıkılır. Kadınlar mahfiline çıkan merdivenlerin bitiminde, dolap kapağı gibi açılan girişten minareye çıkılır. Bodur gövdeli minare de ahşaptır. Köşk biçimindeki şerefesinin korkulukları baklava motifleriyle süslenmiştir. Şerefenin üst kısmında kademeli olarak kaş kemerler oluşturulmuş, daha üstte mukarnaslarla ve köşelerde yapraklarla bezenmiştir. Sekiz köşeli kurşun külah ile örtülüdür. Semavi Eyice 1963 yılında yayımladığı “İstanbul Minareleri” isimli makalesinde, “…hemen deniz kıyısında olan bu ahşap minare, son devrin süslü ahşap minarelerinin en zengin ve en ilgi çekici örneklerinden biridir. Bu bakımdan itina ile korunması yerinde olacaktır. Minareyi yapan doğramacı ustası, bütün maharetini göstererek, bu şerefe aksamını meydana getiren parçaları işlemiştir.” demekte.

 

Hemen deniz kıyısında yer alan ve ahşap olması nedeniyle sık sık onarım geçiren bu yapının son onarımı birkaç yıl önce Vakıflar İdaresi tarafından yapıldı. İstanbul ve Boğaziçi’nin yüz yıllar boyunca oluşan kültüründen habersiz bir grubun yaptığı bu onarım sonrası Boğaziçi’nin son kayıkçı mescidi de tarihe karıştı. Günümüzde Boğaziçi’ndeki hiçbir yapının altında artık ne yazık ki kayıkhane yok. Kayık kültürünün yok olması gibi kayıkhane kültürü de yok oldu. Üryanizâde Mescidi’de aynı akıbete uğradı ve önüne yapılan betonarme rıhtım nedeniyle kayıkhane girişi kapatıldı ve dolduruldu. Sebep olarak da yapının rutubet aldığı ve bu nedenle kısa süreler içinde onarım gerektiği ileri sürülmekte.

 

Anneannem ile ramazan geceleri teravi namazı kıldığım, babamla zaman zaman Cuma’ya, ama her bayram mutlaka Bayram namazına gittiğimiz Üryanizade Mescid’i de, bu şehri tanımayan kifayetsiz muhterislerin gadrine uğradı. Kuzguncuk sahili çok akıntılıdır, bu nedenle yüzme öğrenmek için biz çocuklar namaz vakitlerinin dışında o kayıkhaneye giderdik. Kimselere görünmeden denize girmek isteyen müslüman veya gayrimüslim kadınlarda, o kayıkhaneyi kullanırdı. Burunda yer aldığı için mevsiminde gümüş balığı avları mescidin avlusundaki daldırma ağlarıyla yapılırdı. Gümüş balığı avlayan Kuzguncuk balıkçılarının balık tutma sırasındaki birbirlerine hitapları, balığı dışa doğru kaçıranlarla girdikleri dialoglar bunca yıl sonra hâlâ kulaklarımdadır.

 

Bu yapının onarım projelerini düzenleyen proje müellifleri, işveren Vakıflar İdaresi, korunması gerekli kültür varlığına ait projeleri onaylayan Koruma Bölge Kurulu üyeleri sizler ne yaptığınızın farkında mısınız? Onarım adı altında yüzyılların soyut kültürel mirasını, tek örneği kalmış bir kültürü el birliğiyle yok ettiniz. Gelecekte Boğaziçi kültürünün bu eşsiz örneğini yok eden haddini bilmez cahiller olarak anılmayı hak ettiğinizi düşünüyorum, haksız mıyım?

 

NOT : Bir dönem mescidin adını değiştirip Nakkaş Baba Mescidi yaptılar, çok uğraştım ve düzeltim, Ahmed Esad Efendi adı iade edildi. Bu mescit ile bağlarım derindir, damadım Adnan Cemil Üryani bu ailenin bir ferdi, bundan sonra görev torunum Sinan Cemil Üryani’ye düşüyor, aile büyüklerinin eserlerine artık o sahip çıkacak...