Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

BEBEK KAVAFYAN KONAĞI

 

Bir önceki yazımda İstanbul’un en eski ahşap yapısı olan Anadoluhisarı Amcazade Hüseyin Paşa Divanhanesi’nden bahsetmiştim. Amcazade Divanhanesi en eski ahşap yapı olmakla birlikte tek hacimli bir yapıdır, önemli bir plan özelliğine sahip olmasına karşın bir konut örneği olarak değerlendirilemez. Bu nedenle, İstanbul’da varlığını sürdürmeye çalışan en eski Türk Evi Bebek’teki Kavafyan Konağı’dır. Sedad Hakkı Eldem hocamız bu konağın yapım tarihini 1751 olarak belirtir. Bu durumda, Sultan I. Mahmud (1730-1754) döneminde yapıldığı kabul edilen konağın yaklaşık 270 senelik bir geçmişi bulunmaktadır.

 

XVII. yüzyıl ortalarındaki İstanbul’u anlatan Evliya Çelebi, Bebek’te bir yerleşme olduğundan bahsetmez. “Arnavutköy’den sonra saraya ait Hasan Halife Bağı vardır. Bunu geçince Bebek Bahçesi gelir, padişahlar gider. Sultan I. Selim (1512-1520) Han’ın bir kasrı vardır, o kadar mamur değildir, bağdır, ancak büyük serviler vardır.” demektedir. Bebek, Sultan III. Ahmed (1703-1730) döneminde iskâna açılır. Sarraf Hovhannesyan’ın anlattığına göre; dönemin sadrazamı İbrahim Paşa, daha önceleri Galata voyvodasının Bebek üzerindeki yetkisini kaldırarak, bölgede bir saray, hamam, cami, çarşı inşa ettirir. Kıyı boyunca uzanan ve Hümayunâbad olarak isimlendirilen kasır ve hasbahçenin gerisinde kalan alan kısa süre içinde Türk, Rum, Ermeni ve Museviler tarafından iskân edilir. XIX. yüzyıl başlarından itibaren kozmopolit yapısı nedeniyle özellikle vadi içi, İstanbul’a yerleşen batılıların tercih ettiği bir semt haline gelir.

 

Yoğurtçu Zülfü Sokak’tan cephe alan üç katlı Kavafyan Konağı’nın herhangi bir Müslüman, Türk Evi’nden farkı yoktur, orta sofalı tiptedir. Orta ve üst kat planlarında da görüleceği gibi sofa köşeleri 45 derece pahlı ve karşılıklı iki eyvanlıdır. Sofa’nın eyvanlarına aksi istikamette yer alan iki hacmin birinde merdiven bulunur, karşısında ise sokağa çıkma yapan odaların arasında küçük bir oda yer almaktadır. Giriş katında büyük bir taşlık olan konağın, bu katında arazinin eğimi dolayısıyla Yoğurtçu Zülfü Sokağı’na açılan ve muhtemelen hizmetlilerin kullanımına tahsis edilmiş iki oda bulunmaktadır.

 

Konağın yamaca bakan güney tarafına Sultan II. Mahmud (1808-1839) döneminde ilave edilen, kubbeli “Gelin Odası” hariç, yapı ilk dönemindeki plan özelliklerini olduğu gibi muhafaza etmektedir. Sedad Hakkı Eldem, günümüze erişen yapının harem binası olduğunu, selamlık binasının ise ayrı bir yapı şeklinde bahçenin üst köşesinde yer aldığını ve günümüze erişemediğini bildirmektedir.

 

Gelin Odası’nın inşaatı sırasında simetrik planın köşe odalarından birinde değişiklik yapılmış, bu oda Gelin Odası’na ulaşımı sağlayan bir geçiş alanına dönüştürülmüştür. Kavafyan Konağı’nın en süslü odası hiç tartışmasız Gelin Odası’dır. Bağdadi elemanlarla yapılan kubbenin içinde manzara görüntüleri bulunmaktadır. Kubbenin eteklerini çepeçevre dolaşan bu manzara resimlerinde yer yer insan figürleri de bulunmaktadır. Ata binmiş süvariler, tek atlı araba, yer yer yelken açmış tekneler... Kubbenin orta bölümünü kaplayan bulutlu gökte ise kuşlar uçmaktadır. Gelin Odası’nın girişinin sağındaki niş içinde ise batı bahçelerini hatırlatan büyük bir bahçe görünümü bulunmaktadır. Ortada büyükçe bir havuz, havuzun ortasında ağızlarından su fışkıran aslan figürleri, çevrede setler, kanepeler ve çiçek tarhları görülmektedir. İçinde yer alan, hayat ağacına benzetilen ağaç figürü ise tüm kompozisyonun en önemli elemanı olarak dikkat çekmektedir.

 

Konağın tüm odalarının tavanları ahşap çıtalarla süslenmiştir. Tavan eteklerinde ve paşalarında döneminin kalem işi süslemeleri görülmektedir. Canlı renklerle boyanmış bu süslemelerin benzerleri bazı odaların yüklük kapaklarında da bulunmaktadır.

 

1975 yılında bu konağı sevgili hocam Prof. Dr. Nurhan Atasoy ile birlikte ziyaret etmiştik. O dönem içinde yaşayan Kavafyan Ailesi mensupları bizi büyük bir sevgi ve saygıyla ağırladılar. Binayı gezmemize ve fotoğraf çekmemize izin verdiler. O dönemde seksen yaşını aşmış ev sahibinin anlattığına göre Kavafyan Ailesi’nin geçmişi Eğin’e dayanmaktaymış.

 

XX. yüzyılın başında Bebek vadisi içinde Mr. Binn Evi, Küçük ve Büyük Çelebi evleri gibi geleneksel Türk Evi karakterini taşıyan evler bulunmaktaydı. Ne yazık ki bir dönem yoğun ilgi gören Bebek yerleşmesinde bu evleri muhafaza etmek, geleceğe taşımak mümkün olamadı. Geriye bir tek Kavafyan Konağı kaldı, Bebek’i bir yana bırakalım tüm İstanbul’da bu evden daha eski bir konut yapımız ne yazık ki bulunmamaktadır.

 

İstanbul’da bulunduğu sırada bir dönem Baş Tercüman Mardiraki’nin Arnavutköy’deki evinde misafir kalan Helmuth von Moltke; 

Bu Ermenilere aslında Hıristiyan Türkler demek mümkün, bu hâkim milletin adetlerinden, hatta lisanından o kadar çok şey almışlar. Halbuki Rumlar kendi hususiyetlerini çok daha fazla muhafaza etmişler. Hıristiyan oldukları için tabii dinleri onların ancak bir kadın almalarına müsaade ediyor. Fakat bu kadınlar hemen hemen Türk kadınları kadar gözden uzak kalıyor. Ermeni kadınları sokağa çıktıkları zaman onların da ancak gözleri ile burunlarının ucu görülüyor.” [Von Moltke 1960, 25] demekte.

 

Kavafyan Konağı bir Ermeni Ailesi’ne ait olsa da tam anlamı ile Türk Evi plan şemasına ve süsleme özelliklerine sahiptir. Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı Divanhanesi gibi bu yapıda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün gözetim ve denetimi altında, içinde yüz yıllardır oturan varisleri tahliye edildikten sonra, senelerce boş kalan konağın onarıma alındığını tespit ettik. Bu onarımın nasıl yapıldığı, nelere dikkat edildiği, onarım sonrası yapının nasıl kullanılacağı hakkında yeterli bilgiye ulaşmak ise mümkün olmadı. Tarihe iz bırakmak ve gelecekte bu konuda çalışma yapacaklar için belirtmek isteriz ki bu yapıda yapılacak her tür onarım büyük sorumluluk ister. İstanbul’da Klasik Türk Evi özelliklerine sahip son yapının yeteri kadar bilgi birikimine sahip olmayan kişiler tarafından, “ben yaptım oldu” felsefesi ile onarımının yapılmasını gelecek kuşaklar affetmeyecektir. Sakın kimse bize “ilgili Koruma Kurulu’ndan onay aldık” diyerek savunma yapmasın, son dönemlerde çoğu Koruma Kurulu’nun yapımına onay verdiği uygulama sonuçlarının gerçekten akla ziyan olduğunu çeşitli yazılarımla defaten belirttiğimi hatırlatmak isterim.

 

Not: Kavafyan Konağı ile ilgili çalışmaları dolasıyla merhum hocam Prof. Sedad Hakkı Eldem ile, her konudaki bilgisinden feyiz aldığım sevgili hocam Prof. Dr. Nurhan Atasoy’a bizlere aktardıkları bilgi için teşekkür ederim.

 

KAYNAKÇA

 

Helmuth von Moltke, Türkiyede’ki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar, Çev. Hayrullah Örs, Ankara, 1960, s. 25.

 

Nurhan Atasoy, “I. Sultan Mahmud Devrinde Bir Abide Ev”, Sanat Tarihi Yıllığı, VI, İstanbul, 1976, s. 23-43.

 

Sedad Hakkı Eldem, Boğaziçi Yalıları Rumeli Yakası, İstanbul, 1993, s. 164-171.