Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

TÜRK EVİ VE MALZEME ÜZERİNE

 

Geçmişten günümüze dünya mimarlık tarihi içinde bilinen üç ev tipi vardır. Roma Evi, Türk Evi ve Çin Evi. Türk Evi; bir dönem Budapeşte’den Kahire’ye, Bahçesaray’dan Bağdat’a kadar uzanan coğrafyada, büyük bir imparatorluğun kültür mirası olarak var olan yapı tipidir.

 

Günümüzde Bosna-Hersek, Sırbistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan bu yapıların örneklerini koruyup geleceğe ulaştırmak için çaba göstermektedirler. Ancak 1980’li yıllardan sonra giderek hızlanan bir politikayla, bu mirası “Vernacular/Yöresel veya Geleneksel Mimari” adı altında her ülke geçmişte bağlı oldukları imparatorluğun değil, kendi yöresel/geleneksel kültürlerinin örnekleri olarak tanıtmayı tercih etmektedir.

 

Architecture d'Aujourd'hui isimli mimarlık dergisinin, Nisan 1985 sayısına ek olarak verilen Fransız Mimarlık Enstitüsü’nün “Mimarlık Bilgi Bülteni” isimli on altı sayfalık dosyanın konusu TÜRK EVİ’dir. Bu araştırmanın konusu olan yapıların yer aldığı bölge ve şehirler Balkanlardan, Güneydoğu Anadolu’ya kadar uzanan bir haritada yapı tipleri ve cephe özellikleri belirtilerek sunulmuştur.

 

Genelde bir şehirdeki anıtsal yapıların yönetici sınıflar, hâkim ideoloji tarafından yapıldığı ve yaptırıldığı bilinmektedir. Ancak konutlar bölge halkının kendi kültürel kökenlerine bağlı olarak yapılmaktadır. Bu nedenle konutlar bir ülkenin kültürel bağlarının kaynaklarını göstermek açısından çok önemlidir. Bazı ülkelerin coğrafi sınırları zaman içinde değişebilir, çağımızda önemli olan kültürel sınırlardır. Günümüzde coğrafi olarak büyümenin güçlükleri göz önüne alındığında, etkin bir güç olarak kültürel büyümenin sonsuzluğunu ve önemini her zaman ön planda tutmak gerektiğini unutmamalıyız.

 

Yaygın bir coğrafyada anıtsal mimarimizin çok sayıda örneğine rastlamak mümkündür. Özellikle TİKA, Balkan coğrafyasında geçmiş döneme ait anıtsal yapılarımızı korumak ve geleceğe intikalini sağlamak için büyük bir çaba sarf etmektedir. Ancak gerek bu bölgelerde, gerekse Anadolu coğrafyasında yaygın olarak bulunan geleneksel konutlarımızın çok azı böylesi bir destek görmektedir. Yukarıda da kısaca belirtmeye çalıştığımız gibi geleneksel konut mimarimiz bu bölgelerde yaygın yaşam kültürünü yansıtması, özellikle bazı yapılarda yer alan manzara resimlerinin imparatorluğun merkezi olan İstanbul’a olan özlemi belirtmesi açısından ne kadar önemli olduğu gözden kaçmamaktadır. Yaygın bir imparatorluk kültürünün günümüze ulaşan bu vazgeçilmesi mümkün olmayan örneklerinin bir an önce teker teker tespit edilip, rölövelerinin yapılıp, detaylı olarak belgelenip çok dilli ve kapsamlı bir yayınla dünyaya tanıtılması ve hatırlatılması gerekmektedir.

 

Geçmişi ve geçmişten kalan kültürel birikimi bir müzecilik anlayışı içinde teşhir etmek, onu esas gayesi olan yaşamdan soyutlamak ve dondurmak gelecek için bir çözüm değildir. Önemli olan geçmişin birikimlerini incelemek, onlar üzerinde araştırma yapmak ve ders alarak gelecek için yeni örnekler inşa etmektir. Son zamanlarda giderek artan bir şekilde malzemenin [ahşap] ön plana çıkararak korumanın yapılabileceği sözlerinin etkin olduğunu görmekteyim. Malzeme bir araçtır, tıpkı kalem gibi düşündüklerimizi ve kurguladıklarımızı hayata geçirmek için kullanılması gereken bir araç. Eğer siz yazı yazmayı bilmiyorsanız veya karmaşık bir yazı yazma sitiliniz varsa, kullandığınız kalem ne olursa olsun sonuç hüsran olacaktır. Mimaride önemli olan bir yapının içerdiği düşünce yapısı, vermek istediği mesaj, plan, kesit, görünüşün yanı sıra bağlama ve birleştirme teknikleridir. Eğer bir mimar, günümüzün yaygın ve ucuz malzemelerinden biri olan betonu kullanmayı beceremiyor, ortaya kötü sonuçlar çıkıyorsa, bilin ki o mimar ahşap, çelik veya herhangi bir diğer malzeme ile de başarılı sonuçlar, örnek ve öncü bir yapı yapmayı beceremez. Önemli olan malzeme değil, insanın yaptığı veya yapacağı işteki bilgi birikimi ve deneyimidir. Ahşap konusunda dilbazlık edenlerin hemen hiçbirinin yapı konusunda yeterli bilgi sahibi olduğunu da düşünmüyorum. Ahşap kullanıldığı bölge ve yapıya, hatta yapının neresinde, ne amaçla kullanıldığına göre çeşitlilik arz eder. Günümüzden iki bin yıl önce Vitruvius, “De Architectura/Mimarlık Üzerine” isimli kitabında ahşap konusuna yedi sayfalık bir bölüm ayırmıştır [Vitruvius, Mimarlık Üzerine, Çev. Çiğdem Dürüşken, İstanbul, 2017]. Bu bölümün ilk cümlesi “Kerestelik ağaçlar sonbahar başında Batı rüzgarının esmeye başladığı zamana kadar kesilmelidir” demekte. Çünkü, ahşabın cinsi [Meşe, Gürgen, Çam, vs.] bir yana, kesilme dönemi bile yapıda kullanıldığı yere göre önemlidir. Günümüzde ahşap adı altında her cins kereste nasıl kesildiği bir yana cinsi bile bilinmeden hemen her yerde kullanılmakta ve yapılan bu uygulamadan başarılı bir sonuç çıkması beklenmektedir.

 

İki bin yıl önce Vitruvius “Ağaçların birbirinden çok farklı ve değişik özellikleri vardır. Örneğin meşe, karaağaç, kavak, servi, köknar ve benzerleri, özellikle binalar için en uygun ağaçlardır. Ne meşe köknarla bir olabilir ne servi karaağaçla ne de bunlar gibi başka ağaçlar da başka ağaçlarca doğaca aynı özelliklere sahiptir. Tek tek her ağaç kendi cinsine özgü unsurlardan müteşekkildir, dolayısıyla her cinsin yapılardaki kullanımı da farklı farklı özellikler içerir” diye bu kitabı okuyacak mimarlara öğütte bulunuyor. İki bin yıl sonra bakıyoruz, konu üzerinde uzman olduklarını ifade eden, bazı aklı evveller, ne olursa olsun ahşabın yaygın olarak kullanımını teşvik etmeye çalışıyor. Bazı restorasyon çalışmalarında kavak ağacının taşıyıcı olarak kullanılmaya çalışıldığını görüp uyardım, ancak bu uyarımın “siz zaten ahşaba karşısınız” denilerek dikkate alınmadığını da üzülerek gördüm. Ahşap kullanıldığı ağaç cinsinin yanı sıra nitelikli bir bağlama ve birleştirme bilgisi de gerektirir. Ahşap yapı yapan ustalara geçmişte “Dülger” denirdi. Günümüzde bu kelimeyi hatırlayan bile kalmadı. “Neccar” adı altında birleşen ahşap imalat ustaları dülger, marangoz, ince marangoz ve doğramacı olarak dört ayrı ustalıkla sınıflandırıldı. Dülger yapının taşıyıcı sistemini çatar, marangoz döşeme, tavan kaplamaları, merdiven gibi daha nitelikli işleri üstlenir, ince marangoz zarf, dolap ve benzeri çoğunlukla da bir yapının taşınabilir ahşap imalatlarını yapardı. Adı üstünde doğramacı ise kapı, pencere gibi hareketli aksamı imal ederdi. Şimdi görmekteyim ki günümüz marangozlarının çoğu, bilir bilmez tüm bu işleri yapabileceğini iddia etmekte ve sorumluluk üstlenmektedir. Yaptığı işten hayır gelir mi, sanmam ama onlar ne yazık ki yapmaya devam ediliyor. Üstelik bir grup konunun uzmanı geçinen kifayetsiz muhteriste bu yapılanları onaylamayı ve teşvik etmeyi hüner zannediyor.

 

Çoğu kere betonarmenin ömrüne değer biçenlerle konuşuyorum, üstelik bunların bir bölümü de konularında insan yetiştiren akademisyenler. Onlara göre betonarmenin ömrü otuz-kırk yıl, bilemediniz taş çatlasın elli yıl. Peki ahşabın ömrü dediğimizde yüzlerce yıl, eğer taş ve tuğla kullanırsanız yapının ömrü sonsuz denildiğine şahit oluyorum. Kulağıma eskilerin bir sözü geliyor “cahilin cesareti çoktur” gerçekte "cahilin cesareti çoktur" derler ama bence cahil haddini bilir, esas dikkat edeceğimiz yarı cahil, ne bilip ne bilmediğinin farkında olmayan kişilerdir. Kişisel beklentileri nedenleriyle, doğruya ulaşmak için çaba göstermeyen kişilerin egemen olduğu bir mimari faaliyetin, isterse adı restorasyon olsun geleceğinin olmadığını tarih bize çok kere gösterir. Gelelim betonarmenin ömrüne, betonarme, bin yıllardır kullanılan “Puteoli Volkanik Tozu” denilen ve beton yapımının ana malzemesi olan bir tür doğal malzemenin endrüstriyel olarak çimento adı altında imal edilmesi ve içine çekmeye dayanıklı demirin yerleştirilmesiyle oluşan ve çoğunlukla bir taşıyıcı sistem malzemesidir. Vitruvius kitabında “Puteoli Volkanik Toz” dediği bu malzemenin kullanımına üç sayfa ayırır.

 

“Bu toz kireç ve moloz taşla ‘calce et caemento’ karıştırılınca her tür yapıyı dayanıklı kılmakla kalmaz, denizde kurulacak iskeleler bile onun sayesinde suyun altına sağlam oturur” diyerek, bu tozla elde edilen sonucu günümüze taşır. Konu üzerinde uzman geçinen çok kişi bilmez ama, MS. 113-124 tarihleri arasında Roma’da yapılan yüksekliği 45,6 metre, genişliği 54,5 metre olan, hâlen bazilika olarak kullanılan ve büyük bir kalabalık tarafından gezilmekte olan Panteon’un kubbesi dökme betondur ve 1800 yılı aşkın süredir, geçirdiği bunca depreme rağmen ayakta durmaktadır. Betonun ömrü nedir, işte size yaşayan ve binlerce yıldır kullanılan bir yapı. Peki, betonun içindeki demirin ömrü nedir, eğer gerçekten gerek betonun kalitesi, gerekse içindeki demirin veya çeliğin beton tarafından havayla teması önlenirse sanırım sonsuzdur. Daha öncede belirtmeye çalıştığım gibi önemli olan malzeme değildir, önemli olan malzemenin doğru kullanımıdır. Her tür malzeme doğru kullanılır ve bilgi ile desteklenirse sonuç olumlu olacaktır.

 

Nereden nereye geldik, Türk Evi’den başlayıp malzemeye geldik. Bence mimari konusunda günümüzde yaygın olarak “cambaza bak” oyunu oynanmakta, kifayetsiz muhterisler, malzemeyi ön plana çıkararak mimari yetersizliklerinin üstünü örtmeye çalışmaktadırlar. Türk Evi, araştırıp bilgi sahibi olacağımız bir kültürel birikimdir. Onun geleceğini ve ondan öğrenerek gelecek için planlayacağımız yapı tiplerini gerek plan, gerekse cephe düzeni olarak çalışmamız gerekmektedir. Malzemenin niteliği bizi mimar olarak kısıtlamamalı ve bir engel olarak görülmemelidir.

 

Bugün ülkemizin yeni bir mimari anlayışa kavuşması gerektiği konusunda hemen hemen hepimiz müttefikiz, uygulanmakta olan mimariye bağlı olarak şehirlerimiz nerede ise birer kâbus ortamı gibiler. Bütün bu oluşumun uzun yıllardır uygulanmakta olan İmar Kanunu, yönetmelikler, plan ve plan notlarından kaynaklandığını görmezden gelip, giderek daha detaylı bürokratik kararlarla bu işin önüne geçmenin mümkün olmadığının farkında bile değiliz.

 

Çok kere belirttiğim gibi yıllar önce Prof. Oelsner ile öğrencileri arasında geçen konuşma gerçekten üzücüdür.

 

- Bana söyler misiniz, Türk halkı ne yapmalıdır?

..................................

- Dua etmelidir!

..................................

- Türk halkı ne için dua etmelidir?

..................................

- Belediyenin kasalarındaki imar planlarını tatbik edecek yöneticiler çıkmasın diye dua etmelidir! Eğer bu imar planları tatbik edilirse, bu ülke birkaç asır belini doğrultamıyacaktır.
[Prof. Oelsner’in 1943 yılında Akademi’de şehircilik dersine başlarken öğrenciler ile arasında geçen konuşma. Bkz. Turgut Cansever, Ev ve Şehir, İstanbul, 1994. s,102]

 

Hâla aynı yöntemde ısrar etmemizin sonuçlarına katlanmakta zorlanıyoruz. Yeni bir mimari oluşturmak için başta İmar Kanunu olmak üzere, imar ve iskânla ilgili bildiğimiz her şeyi yeni baştan gözden geçirmeli, yeni bir yol ve yöntem belirlemeliyiz. Merkezden kaynaklanan emir ve buyrultular ile geldiğimiz nokta, oluşturduğumuz mimari ve şehirler hiçbirimizi mutlu etmiyor. Nerede ise bu şehirlerde yaşamaktan utanır hale geldik.

 

Çağımızın ünlü mimarlarından Frank O. Gehry bir konuşmasında;

“Sizce bir mimar ne kadar özgür olabilir?
Fiziksel kanunlar, istatistikler, mühendislik sınırlamaları…
Bazıları da benim ufak oyun alanımı daha da daraltmaya çalışıyor.
Bunu kabullenemiyorum”
demiş.

 

Kanunlar, yönetmelikler, yönergeler, imar planları, plan notları, kişisel kabuller, iyi ve güzele karşı toplumsal direnç, yerel yönetimler, bitmez tükenmez onay makamları, kötü işçilikler, sonu gelmez kişisel beklentiler… Nasıl olup ta, bir mimar bütün bunlara rağmen aradan sıyrılıp, güzel ve çağdaş bir bina yapabiliyor, doğrusu büyük bir hayretle seyrediyorum.

 

Kanun, yönetmelik, bu kadar planın, plan notunun oluşturduğu şehirler ve mimarimizin, bu topraklarda binlerce yıllık birikimi göz önüne alarak çok daha iyi sonuçlara neden olması gerekirken, ortaya çıkan bu sonucun tedavisi için imarla ilgili her şeyi yeni baştan düşünmemiz ve düzenlememiz gerektiğinin farkına varmamamız bir mimar olarak beni üzüyor.

 

Gerçekten bir kişi liderlik yapıp, takip etmemiz gereken yeni bir yol için önümüzü açmalı ve bizi geleceğin hışmından korumalı. Bu işlerin kısa zamanda olumlu bir sonuç vermesini beklemiyorum, ancak uzun bir süre içinde gelecek kuşakların yaşamaktan mutlu olacağı şehirler elde etmenin başkaca bir çaresi olmadığını düşünmekteyim.

 

Ülkemiz insanının kabiliyetli ve yaratıcı olduğuna inanırım, onun hareket alanını kısıtlamak yerine, oyun alanını genişletmenin, ancak kesin olarak uygulanan az sayıdaki kural ve kararların daha iyi vereceğini, insanoğlunun geçmişe ait deneyimlerini göz önüne almanın faydalı olacağını belirtmek isterim.

 

Kendimiz dışındaki, herkesin ahlaksız olduğu bir toplum düşünmenin kimseye faydası yoktur. Geleceği oluşturmak bizim elimizde...