Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

AKÇAHİSAR TOPTANİ EVİ

 

Tiran’a 20 kilometre mesafedeki, bir dağın yamacına yapılan kale ve çevresinde gelişen iskân günümüzde Kruja/Kroya adıyla anılmaktadır. Ancak biz bu yerleşmeyi Akçahisar adıyla tanımaktayız. Tursun Bey, Târîh-i Ebü’l-feth isimli eserinde Akçahisarı aynı zamanda Kal’a-i İskenderriyye olarak belirtir. Sultan II. Murad’ın (1421-1444/1446-1451) bu kaleyi altı ay boyunca kuşattığını ancak alamadığını anlatır.

 

Akçahisar’ın ilk muhasarası 1447 yılında gerçekleştirilir, ancak fethedilemez, ikinci muhasara ise 1450 yılında yapılır. Fatih Sultan Mehmed (1444-1446/1451-1481) tarafından 1466 ve 1467 yıllarında yapılan muhasaralarda başarılı olmaz. 1443 yılından itibaren Osmanlılar ile savaş halinde olan İskender Bey’in 17 Ocak 1468’de ölümü üzerine hakimiyeti altındaki topraklar veraset yolu ile Venedik Cumhuriyeti’ne intikal eder. Osmanlıların, Arnavutluk üzerindeki egemenlik çabaları, nihayet 15 Mayıs 1477 tarihinde sonuç verir ve Akçahisar, on üç ay süren bir kuşatma sonrası fethedilir. 1312/1894-1895 tarihli İşkodra Salnamesi’ne göre Akçahisar’da 16 cami, 24 tekke ve kale bulunmaktadır.

 

Günümüzde kalenin içinde İskender Bey’in anısına yapılmış ve Arnavutluk tarihi için önemli sayılan belgelerin bulunduğu bir müze yapısı ile bir türbe ve bir dizi konut bulunmaktadır.

 

Bu evlerden biri olan Toptani Evi müze olarak ziyaret edilebilmektedir. Toptani Ailesi Arnavutluk tarihi içinde önemli bir aile olarak tanınmaktadır. Bu aileye mensup olan, Süleyman Paşazade Ali Toptani’nin oğlu, asker ve siyaset adamı Esat Toptani Paşa (1865-1920), Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde mirimiran rütbesi ile Yanya Jandarma Komutanlığı yapar. Yunan Harbi’ndeki başarısı üzerine Paşa rütbesine terfi eder. Daha sonra Jöntürk Harekati’ne katılarak, İttihat ve Terakki liderlerine yardım eder. İkinci Meşrutiyet’ten sonra Arnavutluk Mebusu seçilerek Osmanlı Parlamentosu’na katılır. Sultan II. Abdülhamid’in azli heyetindeki dört kişiden biri olur. Bu dönemden itibaren Arnavutluk’un bağımsızlığı için çalışmaya başlar. Balkan Harbi sırasında İşkodra Kalesi kumandanı Hasan Rıza Paşa’nın katli olayını düzenler ve kalenin Karadağ kuvvetleri tarafından ele geçirilmesine yardımcı olur. Arnavutluk’un imparatorluk topraklarından ayrılması sonrası bir dönem savaş ve iç işleri bakanlığı görevini üstlenir. 1919 yılında yapılan Barış Konferansı sırasında, Arnavutluk’un İtalya’ya katılması çabalarına karşı çıkar ve yapılan suikast neticesinde Paris’te vurularak öldürülür.

 

Toptani Evi, dış duvarları ile zemin kat ara duvarları yöresel taş, üst katı ise büyük oranda ahşap olan geleneksel bir Türk Evi’dir. Arnavutluk’ta görme imkânına sahip olduğumuz Ergiri (Jirokastra), Berat gibi şehirlerde aşağı yukarı benzerlerini gördüğümüz bu ev gerek planlama ilkeleri, gerekse dekorasyonu ile ülkemizde çok az sayıda örneği kalan yapılardan biridir.

 

Toptani Ailesi tarafından muhtemelen 18. yüzyıl sonlarına (?) doğru yapılan evin tümüyle taş olan zemin katının işlik, kiler ve depo olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Ne yazık ki gezi sırasında, zaman yokluğu nedeniyle kroki olarak da olsa plan şemasını çizemediğimiz bu evin tüm araştırmalarımıza rağmen planına ulaşmak da mümkün olmamıştır. Balkan coğrafyasının bu bölümünde “kule tipi” olarak sınıflandırılan bu tür evler, genellikle açık arazide, ani baskınlara karşı korunmak amacıyla, dışa tümü ile kapalı ve yaşam katları zeminden yüksek olarak yapılmaktadır. Ancak, Toptani Evi bir kale içinde yer aldığı için, daha dışa açık tarzda, örneğin üst kata çıkan ahşap merdivenleri, dışa açık olarak inşa edilmiştir. Günümüzde Etnoğrafya Müzesi olarak geziye açık olan evin zemin katında; tahıl üretimi, ekmek yapımıyla ilgili malzemeler ile deri işleme makine ve aletleri, ayakkabı yapımına ait alet ve edavat teşhir edilmektedir. Ahşap bir merdivenle inilen bu bölümlerin tavanı yüksek olup, bazı hacimlerde tepe pencereleri bulunmaktadır.

 

Yapının ön cephesinde yer alan ahşap bir merdiven ile çıkılan üst kat ise evin yaşam katıdır. Eğimli bir arazide yapılması nedeniyle, üst katın arka tarafında, muhtemelen servis veya kaçış için ikinci bir giriş bulunmaktadır. Evin vadiye bakan cephesinde, çok güzel ve döneminin tüm özelliklerini yansıtan kalemişi süslemelerle bezenmiş bir baş oda ile giriş sofası ve onun diğer yanında gelin odası denilen ve iç köşesinde, her iki duvarda köşelemesine devam eden, surlarla çevrili bir şehir manzarası bulunmaktadır. Ön cephedeki her iki odada da renkli camlarla bezeli, alçı içlikli tepe pencereleri yer almaktadır. Baş Oda’nın iki girişi bulunmaktadır, biri sofadan girişi sağlamakta, diğeri ise arka bölümde yer alan ikinci bir odayla bağlantı kurulmasına olanak vermektedir. Her iki odanın dört bir yanında telek adı verilen bir ahşap raf dolaşmaktadır. Seki altında bu rafın alt bölümünde iki kapaklı bir dolap ile, dolabın iki yanında çok itinalı ahşap işleri olan üç sıra halinde, gözler bulunmaktadır. Ahşaptan yapılan bu bölümün gerek dolap kapakları gerekse ara bölmeleri ile raf gözleri dönemin bitkisel motifli kalemişleri ile bezenmiştir. Baş Oda’da seki altının üst bölümü odaya doğru büyütülmüş olup, arka odadan musandra olarak kullanılmaktadır. Bu bölümün kalemişi ile süslü duvarında, hem arka bölümde yer alan musandrayı aydınlatmak, hem de odada olup biteni seyretmek veya denetlemek için elips formunda camlar bulunmaktadır. Baş Oda’nın tavanına sekizgen formunda, çevre çıtaları ile orta göbeği kalemişi süslemeli bir tavan göbeği yerleştirilmiştir. Tavanın kare çıtalı olan tabanı, kırmızı boyalıdır. Kareye yakın bir planı olan tavanın, sekizgen tavan göbeğinden arta kalan üçgen formundaki bölümleri, kendi içlerinde katlar oluşturan ahşap çıtalarla teşkil edilmiş olup, bir bölümü zaman içinde yok olmakla birlikte, tümünün kalemişi süslemelerle bezendiği anlaşılmaktadır.

 

Gelin Odası olarak tanıtılan ve üst girişinin sağında bulunan odanın da tüm duvarları telek denilen raf ile ikiye ayrılmıştır. Ahşap olan teleğin alt bölümünde pencereler ile dolaplar yer almakta olup, tüm duvarlar beyaz badana ile kaplanmıştır. Teleğin üst bölümünde, cepheye isabet eden duvarda, dört adet renksiz camlı tepe penceresi ile iki duvarda, açık gri bir ton üzerine yapılmış sarı ve yeşil renklerin egemen olduğu, ahşap parmaklık benzeri kalemişi çizimlerle ayrılmış beşer pano bulunmaktadır. Üst bölümleri, ortadan asılmış ve kenarlara doğru toplanmış perdelerle bezenmiş olan panoların içinde vazolara konulmuş, çiçek açmış bitkiler görülmektedir. Bu panoların birinde yer alan her iki yanından arka ayakları üzerine kalkmış birer aslanın destek verdiği vazo görüntüsü enteresandır. İki duvarın kesiştiği köşede ise her iki duvardaki birer pano içinde yer alan, surlarla çevrili şehir görüntüsünün hangi şehre ait olduğunu tespit edemedik. Sol bölümdeki resimde, surların üstünde sarı renkli topların dizildiği görüntünün sur dışında geniş bir toprak alan ve ağaçlar seçilmektedir. Sağ bölümde ise surların önünün deniz olduğu ve çeşitli boyutlarda yelkenli teknelerin hareket halinde bulunduğu seçilmektedir. Burada ilgimizi çeken ve yapının tarihlendirilmesine yardımcı olacak olan bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim. Denizde görülen teknelerin biri yandan çarklı olup, her iki bacasından duman çıkmaktadır. Eğer bu resim daha sonraki bir tarihte yapılmış değil ise, Toptani Evi’nin en erken XIX. yüzyılın ilk çeyreğinden sonraki bir tarihte yapılmış olması gerekir. Gelin Odası resimlerinin bir diğer ilginç yanı da aynı odanın girişe göre solda kalan duvarında bulunan duvar panolarının orta bölümünde yer alan insan figürleridir. Dönemin dini anlayışı gereğince pek rastlanmayan bir özellik olan bu insan figürleri, güreşe tutuşmuş iki pehlivandan figüründen oluşmaktadır. Kısbet giymiş pehlivanlardan, sağdakinin üst bölümü çıplak, soldakinin üstünde ise çekme sonucu omuzlarına doğru sıyrılmış bir üstlük görülmektedir. Güreşe tutuşanların birbirlerini el ense çekme gayreti içinde oldukları yüz ifadelerinde de anlatılmaya çalışılmış. Güreşin, arka planında iki ağacın bulunduğu bir çayırda yapıldığı anlaşılmaktadır.

 

Akçapınar’da yer alan Toptani Evi gerek mimarisi gerekse kalemişi süslemeleri ve iki adet duvar resmiyle geçmişten günümüze bazı mesajlar iletmeye çalışmaktadır. Ne yazık ki, günümüzde egemenliğimiz altındaki topraklarda çok az örneği kalan bu ve benzeri yapıların, ülkemizden oldukça uzak olan, ancak beş yüz yılı aşkın aynı yönetim altında birleşen bir coğrafya da bulunması Türk Kültürü açısından büyük bir zenginliği ifade etmektedir. Zamanın tahribi ve ekonomik kaynakların yetersizliği nedeniyle korumakta zorluk çekilen bu gibi yapılara sahip çıkılmasını ve bazı anıtsal yapılarda olduğu gibi TİKA vasıtasıyla onarımlarının yapılmasını dilerim.