Site Tasarım: Savaş Çekiç Uygulama: İkipixel

Bu sitede bulunan resimler ve dökümanlar M. Sinan Genim'e aittir ve izinsiz kullanılamazlar. Ancak gerekli izin alındıktan sonra ve kaynak gösterilmek kaydıyla kullanılabilir.

Yayımlar / Bildiriler

ANTALYA TEKELİOĞLU KONAĞI

 

Antalya şehrinin, Bergama Kralı II. Attalos (MÖ. 160-138) tarafından daha önceleri var olan küçük bir yerleşmenin yerine kurulduğu kabul edilir. MÖ. yüzyıl başlarında Bergama Krallığı toprakları Roma hakimiyetine geçince Roma Konsulü P. Servilius şehir surlarını tahkim ederek (MÖ. 79) şehirde Roma egemenliğini sağlar ve burayı önemli bir liman şehri haline getirir. 860 yılında Halife Mütevekkil döneminde İslam orduları şehri fetheder. Ancak bu hakimiyet kısa sürer. Türklerin Anadolu’yu fethi sürecinde Süleyman Şah şehri alarak 1103’e kadar süren bir Türk dönemi başlatır. Bir dönem Bizans, Kıbrıs Krallığı ve Türkler arasında kısa süreli hakimiyetler yaşayan şehir, 22 Ocak 1216’da Anadolu Selçuklu hükümdarı İzzeddin Keykâvus tarafından alınarak, şehir surları onarılır.

 

Selçuklu Devleti’nin zaman içinde zayıflaması sonrası Isparta ve Teke bölgesine hâkim olan Hamîdoğulları şehre egemen olurlar. Bir süre sonra Hamîdoğlu Dündar Bey, kaleyi kardeşi Yunus Bey’e verir. Bu değişim neticesi Hamîdoğuları’nın Teke kolu ortaya çıkar. Zaman zaman Kıbrıs Latin Krallığı’nın işgaline uğrayan şehir, Osmanlı kaynaklarında Teke Bey olarak adı geçen Mehmed Bey tarafından 14 Mayıs 1373 günü yeniden fethedilerek bir daha değişmeyecek şekilde Türk hakimiyetine geçer. Yıldırım Bayezıd (1389-1402) döneminde Osmanlı hakimiyetine giren Antalya’da bir dönem Osmanlı hanedanına mensup şehzadeler idareci olarak bulunur. 29 Nisan 1919 tarihinde yapılan Mondros Mütarekesi sonrası 1 Haziran 1921 tarihinde son bulan kısa bir İtalyan işgali yaşayan şehir, günümüzde aynı isimle anılan ilin merkezidir.

 

Hamidoğlu Türkmenleri’nin bir kolu olan Tekelioğulları çok uzun bir süre Antalya’da yöneticilik yapmış olup, Antalya havalisinde sözü geçen, büyük topraklara sahip bir ailedir. Bu aileye ait olduğu bilinen Tekelioğlu Evi, Kaleiçi Mevkii, Selçuk Mahallesi, Dizdar Hasan Sokağı’nda yer almaktadır. Muhtemelen XIX. yüzyıl başlarında inşa edilmiş olan bu ev, uzun bir dönem aile tarafından, kısa bir süre öğrenci yurdu olarak kullanıldıktan sonra tahribe açık bir şekilde boş kalmış, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak turizm amaçlı kullanılmak üzere özel sektöre tahsis edilmiştir.

 

Tekelioğlu Evi’nin ilk olarak 1960’lı yılların sonuna doğru görmüştüm. Sokağa bakan cepheleri kalemişi süslemelerle dolu Kaleiçi evleri arasında, cephesinde kalemişi pencere çizimleri olan bu ev dikkatimizi çekmiş ve içini gezmek istemiştik. Ne yazık ki o gezimiz sırasında bu mümkün olamadı. Uzun seneler boyunca bu evi gezme isteğimizde çeşitli nedenlerle başarılı olamadık. Nihayet 1988 yılı yazında Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü’nü projelendirme çalışmaları sırasında evi gezebildik.

 

Dış cephesi sokağa kapalı olan evin çift kanatlı giriş kapısı, sağlı sollu iki kanat halinde olan yapının orta bölümünde yer almaktadır. İçinde başkaca yapılarında olduğu büyük bir bahçeye açılan giriş bölümünün sağında, iki tarafı taş duvarla korumaya alınmış, önü bahçeye açılan bir taşlık bulunmaktadır. Girişin solunda ise muhtemelen ahır olarak kullanılan, orta bölümünde üç adet ahşap dikme olan büyükçe bir mekân yer almaktadır. Yapı zaman içinde büyük tadilatlar geçirdiği için üst kattaki baş oda dışındaki bölümlerinde geçmişi yansıtan herhangi bir eleman ve süsleme bulunmamaktadır. Bahçeden ahşap bir merdiven ile çıkılan üst kat sofasının ucunda bulunan baş oda gerçekten bu bölgede bulunan tüm evlerden farklı olarak nakışlarla süslüdür. Sokağa bakan cephesinde, her iki yanında ahşap kapakları olan birer dolabın yer aldığı ocağın bulunduğu oda, üç cephesinde yer alan yedi pencere ile çok aydınlıktır. Giriş kapısının açıldığı seki altının solunda çifter ahşap kanatlı dört dolap bulunmaktadır. Genelde alışılmışın dışında bu dolapların üstünde bulunması gereken musandra bölümü yoktur, bunun yerine dolapların üstündeki duvar yüzü içinde bir İstanbul görünümü de bulunan yoğun kalemişi süslemelerle kaplanmıştır. Odanın pencereler dışında kalan duvar yüzeyleri uzunlamasına bölümler halinde içlerinde sarmaşık benzeri bitkisel motiflerin yer aldığı kalemişi süslemelerle bezenmiştir. Pencerelerin üst hizası boyunca tüm odayı çevreleyen ahşap bir silme bulunmaktadır. Bu silmenin üzerinde yer yer sarmaşık benzeri bitkisel motiflerin yer almasının yanı sıra bazı bölümlerinde vazolar içinde çiçek buketleri, bazı bölümlerinde ise diyagonal bölümlendirmelerin arasında çiçek desenleri görülmektedir. Girişin sağındaki dolapların üstünde ise kalemişi büyük bir İstanbul görünümü vardır. Sola doğru, İstanbul’un, onun gerisinde Galata’nın ve sağa doğru Üsküdar’ın yer aldığı bu panoramada pencerelerinde bir tarafa toplanmış perdeleri ile Topkapı Sarayı ve, büyük bir bahçe içinde yer alan iki katlı köşk ile betimlenen eski Dolmabahçe Sarayı ilgi çekicidir. Panoramanın tam ortasında çevresi duvarla çevrili Kız Kulesi ilk bakışta kendini belli etmektedir. Marmara girişi, Boğaziçi ve Haliç net olarak belirtilmekte ve deniz üzerinde çok sayıda tekne görülmektedir.

 

Odayı çepe çevre saran bu bölüm ile tavan arasında yer alan eğrisel geçiş kuşağında ise tüm odayı çevreleyen kalemişi bir manzara kuşağı bulunmaktadır. Yer yer eğrisel motiflerle birbirine bağlanan bu manzara resimlerinin içinde genellikle sahilde yer alan yapılar ile denizde bulunan yelkenli tekneler görülmektedir. Odanın tavanının çevresinde sarı zemin üzerine yapılmış mavi ve kırmızı çiçeklerin yer aldığı bir kuşağın devamında yaprak motiflerinin bulunduğu silme ile tavanın esas bölümüne geçilmektedir. Altın varaklı çıtalar ile koyu yeşil zeminlere ayrılmış tavanın ortasında, Mührü Süleyman motifli ve kırmızı renklerin egemen olduğu, kündekari benzeri bölümlere ayrılmış büyük bir tavan göbeği yer almaktadır.

 

Bu evin bizce en önemli özelliği dış cephesinde yer alan kalemişi süslemelerdir. Sokağa açılan ahşap kanatlı gerçek pencereler, daha büyük boyutlu kalemişi, bazılarının bir, bazılarının iki kanatı dışa doğru açılmış, içlerinden demir parmaklıkları görülen pencereler içinde tasvir edilmektedir. Büyük boyutlu kalemişi pencere çizimlerinin üstlerinde ise ortasından dörde bölünmüş büyük bir kare şeklinde zemini koyu yeşile boyanmış, kalemişi tepe pencereleri yer almaktadır. Kalemişi pencere çizimlerinin altları ise kesme taş benzeri kalemişi taş derzlemesi ile süslüdür. Yapının köşelerinde ise içlerinde bazı ağaçların da yer aldığı manzara resimleri bulunmaktadır.

 

Tekelioğlu Evi, uzun zamandır boş ve bakımsız kalması nedeniyle büyük oranda tahrip olmuştur ve bu tahrip devam etmektedir. Bildiğim kadarıyla Antalya şehri ve yakın çevresinde benzeri bir başka yapı bulunmamaktadır. Yurt dışına, özellikle de Yunanistan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk ve Bulgaristan gibi ülkelere yaptığımız ziyaretler sırasında benzer örneklerini gördüğümüz “Türk Evi” özelliklerine sahip bu evlere acilen bir devlet politikası olarak sahip çıkılması, onarılması, bakımlarının yapılması ve bir döneme ait kültürümüzün elle tutulur, gözle görülür belgeleri olarak geleceğe intikali konusunda çaba gösterilmesi gerektiğini yıllardır dile getiririm. Ancak bunca yıldır kendi kendime söylenir dururum. Bu nedenle hiç olmazsa elimden geleni yapayım diyerek, bu ev de gördüğüm bazı kalemişi bezeme örneklerini Antalya Kaleiçi’nde yaptığım Suna ve İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü Müzesi’nin iç bölümünün bazı duvarları ile, Suna ve İnan Kıraç Evi’nin cephelerinde tekrar ettim. Bu ve benzeri yapılardan habersiz bazı meslektaşlarım ile hemen her şeyi bildiğini sanan bazı kimselerin şiddetli eleştirilerine maruz kaldım ve kalmaya devam ediyorum. Cephelerinde pencere perdeleri açılmış kalemişi bezemelerin olduğu bu ev de artık perdeler zamanın tahribi nedeniyle yok oldu, duvarlarındaki kalemişi izleri giderek kayboluyor. Günümüzde kaç ülkenin geçmişleri yüz yıllara uzanan böylesi konutları var, durup düşünmek lazım, bu yapıların kıymetini biz bilmeyeceğiz de kim bilecek? Yaşım ilerledikçe üzüntüm artıyor, daha radikal söylemlere başvurmak zorunda kalıyorum, bu yok oluşa dayanmak mümkün değil. Gelecek kuşaklara göstereceğimiz anıtsal yapıları kimler yaptı denince, bunlar bir avuç yöneticinin gösterisi denileceğinden kuşku duyuyorum, bu anıtsal yapıları yapanların evleri nerede sorusuna nasıl cevap vereceğiz? İşte zaman zaman yazılan yazılar ve çekilen fotoğraflara bakıp, ne yazık ki biz bunların kıymetini bilemedik mi denilecek?